Suriye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Suriye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Nisan 2014 Pazartesi

Seymour Hersh’ün makalesi üzerine dünyadan ve Türkiye’den gelen eleştiriler




Pulitzer ödüllü ABD’li gazeteci Seymour Hersh, "The Red Line and The Rat Line" (Kırmızı Hat ve Gizli Hat) adlı makalesinde Türkiye hükümetinin Suriye’de düzenlenen kimyasal saldırının arkasında olduğu iddiası dünyada olduğu gibi Türkiye’de de çok tartışıldı. Tartışmaya Robert Fisk, Dan Kaszeta, Eliot Higgins, Mete Çubukçu, Cengiz Çandar, Fehim Taştekin, Kadri Gürsel, Deniz Ülke Arıboğan, Ruşen Çakır, Güray Öz, Tolga Tanış, Mustafa Akyol ve Ezgi Başaran da katıldı.

Pulitzer ödüllü ABD’li gazeteci Seymour Hersh, "The Red Line and The Rat Line" (Kırmızı Hat ve Gizli Hat) adlı makalesinde Türkiye hükümetinin Suriye’de düzenlenen kimyasal saldırının arkasında olduğunu yazdı. Bu makale üzerine Türkiye’de olduğu gibi dünyada da epey tartışıldı. ABD’li yetkililerin hem kendi istihbarat birimlerinin topladıkları bilgilerin hem de müttefiklerin topladıkları istihbarat bilgilerinin 21 Ağustos’ta yapılan kimyasal saldırının sadece ve sadece Esad rejimin sorumlu olduğunu dair açıklama yaptı. 

Türkiye’den de Bülent Arınç, Hersh’ün iddialarının külliyen yalan ve iftira olduğunu ve bu konu hakkında  Dışişleri Bakanlığının  gönderdiği bir not olduğunu ve kesinlikle iddiaların doğru olmadığını açıkladı.  
Tartışmaya deneyimli Orta Doğu muhabiri ve Independent yazarı Robert Fisk, Beyaz Saray’da ‘afetlere hazırlık danışmanı’ olarak çalışmış olan ve kimyasal silah uzmanı kabul edilen Dan Kaszeta ve Suriye’deki iç savaş üzerine araştırma yapan İngiliz blog yazarı Eliot Higgins katıldı. Türkiye’de ise Mete Çubukçu, Cengiz Çandar, Fehim Taştekin, Kadri Gürsel, Deniz Ülke Arıboğan, Ruşen Çakır, Güray Öz, Tolga Tanış, Mustafa Akyol ve Ezgi Başaran katıldı. Hersh’ün tezinin doğru olduğunu savunanlar olduğu gibi çürük olduğunu savunanlarda mevcut. Kararsız gazetecilerin çoğunlukta olduğunu söyleyebiliriz. 

Hersh’ün tezini savunanlar
Seymour Hersh’ün Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İslamcı ve cihatçı gruplar arasında yer alan El Nusra Cephesi'ni desteklediğini ve sarin gazı saldırısının da Türkiye’nin desteği ile bu gruplar tarafından yapıldığını yazması üzerine Robert Fisk’te Şam yakınlarında kullanılan kimyasal malzemenin Suriye rejimin cephaneliğinden bulunmadığını yazdı. Fisk, “Independent Gazetesi Suriye'deki saldırıları soruşturduğunda Rus kaynaklar, kimyasalların Esad'a satılmadığını belirtti. Bunlar Moskova tarafından Libya'daki eski Kaddafi rejimine satılan stoklardan geliyordu” diyor ve Türkiye’nin güneyinde kimyasal madde taşımakla suçlanan 10 El Nusra adamı hakkındaki 130 sayfalık Türk iddianamesine atıf yapıyor. Bu noktada Türkiye ile ilgili şüphelerini dile getiriyor.

Cengiz Çandar ise meslektaşının Vietnam Savaşı’na karşı olan ve 1969’daki Amerikalıların My Lai katliamını, Irak işgali ve ABD’nin İran savaş planlarını ortaya koyan gazetecinin kaynaklarının Pentagon generalleri, İngiliz istihbaratı, Amerika istihbaratı ve siyasetçilerin oluşturduğunu yazıyor. Şimdiki kaynağı ise Çandar’a  göre “İran konusunda olduğu gibi, 'savaşa karşı' olan 'askeri yetkililer' ve onları besleyen istihbaratçılar, Seymour Hersh’ün isim ağırlığını, güvenilirliğini ve yazılarının etkisini bilerek, ona, 'Beyaz Saray’ın önünü kesebilecek' bazı 'bilgiler'i sızdırmış durumdalar.” diyor. Türkiye’nin sari gazı saldırında payı olup olmadığına ise Türkiye’deki bazı devlet birimleri ile el-Kaide’nin Suriye kolu an-Nusra Cephesi arasındaki ilişkiye inanmak da çok güç ve çok rahatsız edici olduğunu ama sanki böyle bir 'gerçekliğin' var olabileceğini yazmış.


Hersh’ün tezinin çürük olduğunu söyleyenler
Dan Kaszeta ise 21 Ağustos’ta düzenlenen saldırıdan kesinlikle Beşar Esad yönetiminin sorumlu olduğunu savunuyor. Saldırıda en az 400 litre sarin gazının kullanıldığını ve bu kadar büyük miktarda sarinin, ciddi bir endüstriyel faaliyetin yanı sıra birçok özel teçhizat ve bilgi gerektiğini ve bu imkanların muhaliflerde olmadığını belirtti. Esad rejiminin Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü’ne bu maddenin kendisinde bulunduğunu beyan etmesine iddiasını dayandırıyor.

Eliot Higgins ise Hersh’ün iddiasının “Volkan” olarak bilinen füzelerinin Suriye devleti tarafından 2012’nin sonlarından beri kullandığı yönündeki açık deliller sebebiyle son derece sıkıntılı olduğunu yazdı. Bu füzelerin Ocak 2013, Haziran 2013 ve Ağustos 2013’te rejim kontrolündeki askeri hava üslerinden kullanıldığına dair video ve fotoğrafların mevcut olduğunu yazdı.  Rejim yanlısı Youtube kanallarına ve Facebook sayfalarına, özellikle de Suriye Milli Savunma Kuvvetleri’nin resmi sayfalarına yüklenen videolar Volkan füzelerinin kullanılma alanlarını gösteriyor. 

Star Gazetesi’nden Mustafa Akyol ise Hersh’ün iddialarını uçuk ve gerçek dışı bulduğunu ve gerçek dışı bulmasını AK Parti iktidarının, yüzlerce Suriyeli sivili kasten öldürecek bir zihniyete sahip olmadığını bilmesine bağlıyor.Ayrıca sarin gazının üretiminin kolay bir iş olmadığını ve bunun içinde kimyasal silah tesislerinin olması gerektiğini yazıyor. 

Milliyet Gazetesi’nden Kadri Gürsel ise sarin gazı saldırınsın rejim güçlerinden başkası tarafından düzenlenmiş olamayacağını söyledi. Ne tabloyu doğurmaya yeter miktarda sarin gazı bileşenlerinin muhaliflerin eline geçtiğine, ne de bu güçlerin söz konusu kimyasalları depolama, silah seviyesinde birleştirme ve askeri amaçlı kullanma kapasitesine sahip olduklarına dair, muhtelif kaynaklardan doğrulanmış herhangi bir bilgi mevcuttu diyor.

Deniz Ülke Arıboğan ise Suriye’ye silah taşıyan Tırların yakalanması, Süleyman Şah Türbesi sızıntıları ve bu dönemde twitter ve youtube’nun kapatılması Türkiye ile ilgili soru işaretlerin arttırdığını ve AKP’nin aldığı yanlış kararların bu algıda etkili olduğunu söyledi. Arıboğan’a göre “son ortaya çıkan sızıntılardan da anlaşılabileceği gibi, Türkiye’nin başka ülkelerin sınırları içerisindeki olaylara karışmak, şiddet kullanan örgütlerle haşır neşir olmak, saldırılar planlamak, komplolar kurmak gibi bir potansiyeli yok.” 

 Kararsızlar
Deneyimli gazeteci Mete Çubukçu ise T24’te Türkiye’nin sarin gazı saldırısında “katkı” da bulunup bulunmadığını bilmediklerini ve ellerindeki verilen yeterli olmadığını yazdı. Vietnam ve Irak gibi kirli savaşlarda yapılanların sonradan ortaya çıktığına vurgu yapan Çubukçu, veriler Türkiye’nin böyle bir şey yapmış olabileceğini göstermediğini ama çeşitli vakalar veya Türkiye’nin Suriye politikası doğal olarak farklı soruları akla getirdiğini belirtiyor.

Radikal yazarı Fehim Taştekin ise habere imza atan kişinin saygın kişiliği ve Türkiye’nin istihbarat şefi ‘Suriye’ye girmek için 8 füze attırır, gerekirse Süleyman Şah’ı vururuz’ diyebiliyor olmasaydı umursamayacağını söyledi. Suriye’ye gönderilmiş 2 bin TIR’lık mühimmat itirafı olmasaydı “Geç bunları” diyebileceklerini yazıyor. Ama gerek yazarın daha önce yaptığı haberler ve gerek Türkiye’nin yanlış politikaları Türkiye’yi zor duruma soktuğunu yazıyor. 

Radikal Gazetesi’nden Ezgi Başaran ise Adana’da sarin gazı ile yakalanan El-Nusracılar, Dışişleri Bakanı, Müsteşarı, Orgeneral ve MİT Müsteşarı'nın Suriye ile ilgili toplantısının dinleme kayıtları ve Türkiye’nin Suriye politikası haberin doğruluğuna kanıt olarak yetersiz olduğunu ve  Hersh’ün kaynaklarının isim vermemesin de bir sorun olduğunu yazıyor. Hersh’ün iddiasının doğruluğundan şüphe duyduğunu ama yürüttüğü aklın uçuk olmadığını söylüyor.

Ruşen Çakır ise Hersh’ün çok sağlam bir gazeteci olduğunu ve bir haberin altında onun imzası var ise burun kıvırmanın bir anlamı olmadığını belirtiyor. Yazılarında iki senaryoya değiniyor: Birinci senaryo Ankara, o kimyasal saldırıya bulaştı. Bunun farkında olan Amerikan yönetimi, stratejik açıdan bir dizi konuda işbirliği içinde olduğu Türkiye'yi kaybetmemek için, olaydan sorumlu gördüğü Başbakan R. Tayyip Erdoğan ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan'a karşı, nihai amacı tasfiye olan bir yıpratma süreci başlattı; İkinci ise Ankara'nın hiçbir alakası olmamasına rağmen başka nedenlerle Erdoğan ve Fidan'dan kurtulmak isteyen Washington yönetiminin, onları yıpratmak uğruna böyle spekülasyonların dolaşıma girmesine izin verdiğini, hatta bunu teşvik ettiğini yazıyor.

Cumhuriyet Gazetesi’nden Güray Öz ise Hersh’ün, Erdoğan (Mayıs 2013’te Washington’dan) eli boş ayrılmadı. Obama, Amerikan başkanlığı kararı ile İran’a altın ithalatı engelinden ve uygulanan yaptırımlardan doğan fırsatı, Türkiye’nin çıkarına kullanmasına hâlâ izin veriyordu söyleminden yolsuzluk ve rüşvet konularına değiniyor. 

Hürriyet Gazetesi yazarı Tolga Tanış ise Hersh’ün iddialarının somut bilgilere dayanmadığını vurgularken, Washington’da en sağlam kaynaklara sahip gazeteci olduğunu ve Amerikalıların Vietnam’da yaptıkları My Lai (1969) katliamı ve Irak’taki Ebu Garip Cezaevi’nde (2004) işledikleri işkence suçlarını ortaya çıkaran gazeteci olduğunun unutulmaması gerektiğini vurguluyor. Hersh’ün iddialarını bu kadar açık bir şekilde yalanlanması, haberini doğru olma ihtimalinin yok olmadığını ama az somut kanıt göstermekten ziyade akıl yürütmeye dayandığını belirtiyor.










20 Ocak 2014 Pazartesi

Suriyeli çocukların yaşam mücadelesi

Suriyeli çocuklar trafiğin yoğun olduğu yerlerde gözümüze çarpmaya başladı.  Bu yerlerden biri de Bilgi Üniversitesi’nin Eyüp’teki yerleşkesidir. İki ay önce on iki yaşlarında selpak satan bir Suriyeli çocuk varken, bu sayı bugün yirmiyi aştı.  Kara ve soğuğa aldırmadan kırmızı ışıkta duran sürücülere selpak satıyorlar. Trafik ışıklarında çalışan çocuk, sonradan gelenlerin akrabaları olduğunu  ve kendisinin aracılığı ile burada çalıştığını söylüyor.  Onlara Kürtçe “Hûn ji ku derê ne?”(nerelisiniz) diye sorduğumda, Türkmen olduklarını söylediler. Fakat Arapça ve Kürtçe bilenler de var.

Günde 15-20 TL kazanıyorlar

Burada çalışmaya iki ay önce başladıklarını söyleyen çocuklar, daha önce herhangi bir yerde ve
şehirde çalışmadıklarını söylediler. Suriye’den İstanbul’a geldiklerini ve arkadaşlarının aracılığı ile trafik ışıklarında selpak sattıklarını belirttiler. Yaşları 10 ile 14 arasında olan çocuklar, yanlarında ufak kardeşlerini (4-5 yaşlarında) de getiriyorlar. Sabah erken saatlerde başlayıp akşam saat 18.00’e kadar çalıştıklarını söylüyorlar. İki kardeş, akşam eve götürdükleri paranın 15-20 tl arasında olduğunu belirttiler. Kendi aralarında kimin hangi ışıkta ve kavşakta duracağını belirliyorlar. Sabahın erken saatlerinde 2-3 aylık bebeği ile gelen bir anne ise öğleye kadar kalıyor. Çocukların belirttiğine göre kadın öğleden sonra Taksim’e gidiyor. Aslında trafiğin yoğunluğuna göre yer değişikliği yaptıklarını gözlemliyoruz.

Mecburiyetten çalışıyoruz
Anne ve babalarının çalışamadığını belirten çocuklar, ev kiralarının 500 ile 750 lira arasında olduğunu ve bunun için çalışmak zorunda olduklarını belirttiler. Eve ekmek götürmek istediklerini ve bunun için de kimsenin zorlamasıyla çalışmadıklarını belirttiler. Büyük ağabeyleri ve ablaları tekstil atölyesinde çalışıyor. Bu bölgede ilk çalışan çocuk ise, “Aileleri benden rica etti, ben de onlara yardımcı oluyorum” dedi. Hepsinin Suriye’den tanıdık ve akrabaları olduğu için yardımcı olduğunu belirten çocuk, “çalıştığım ışıkta ise şuanda kardeşim çalışıyor” dedi.

Bazen trafikte sürücülerin tepkilerine maruz kaldıklarını belirttiler. Biz çocuklarla söyleşi yaparken de sürücünün biri “Asıl anne ve babalarını haber yapmak gerekiyor, neden çocuklarını çalıştırıyorlar” diye tepki gösterdi. Olumsuz tepkiler geliyor fakat çocuklar sürücülerin kimi zaman kendilerine iyi davrandıklarını belirtti.
Belediyelerden ve mahalle sakinlerinden herhangi bir yardım almadıklarını söyleyen çocuklar, hastane ve eğitim alanında sıkıntı yaşadıklarını belirttiler.
Suriye’de eğitim gördüklerini ama buraya geldikten sonra eğitime ara verdiklerini söylediler. Aileden birinin hasta olması durumunda çıkan sorunlara değinen çocuklar, hastanelerde bizden Türk kimliği istiyorlar, bazen kimlik olmadan bizi muayene ediyorlar ama bu ciddi anlamda bir muayene olmuyor, diye dert yakınıyorlar. Her hastaneye gittiklerinde doktorların ilaç olarak sadece ağrı kesici gibi haplar verdiğini söylediler.



İstanbul’da 100 binin üzerinde Suriyeli sığınmacı var

Brookıngs Enstitüsü & Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu (USAK),Türkiye’de kamp dışında yaşayan mülteci sayısının 600.000, toplamın ise 800.000 gibi yüksek bir rakam olabileceği kanaatinde. Mazlum-Der’in raporuna göre ise İstanbul’da 100 bine yakın Suriyeli sığınmacı var.

İstanbul’daki sığınmacıların bazıları parklarda, bir kısmı ise sağlıksız binalarda kalıyor. AFAD ve bazı STK’lar kamp dışında çalışanlara maddi açıdan yardım ederken, devletten herhangi bir yardım alamıyorlar. USAK’ın raporuna göre, “Kent merkezinde yaşayan mültecilerle ilgili ana problemlerden bir tanesi, pasaportu olmayan ve ülkeye gayri resmi yollardan giriş yapmış olanların devlet tarafından verilen bir kimlik kartına da sahip olmadıkları için AFAD hizmetlerinden faydalanamamaları.”

Her ne kadar  18 Ocak 2013 tarihinde kayıtlı olsun ya da olmasın, sınıra yakın 11 ildeki tüm Suriyelilerin, Türk vatandaşlarına uygulanan kriterler üzerinden sağlık hizmetlerinden
yararlanabileceği söylenmesi ve genelgenin yayınlaması da sorunları çözmüş değil. Rapor özellikle sınır bölgesinde yaptıkları görüşmelerde, bu uygulamanın her ilde aynı şekilde yürümediğini ve  üçüncü basamak sağlık hizmetlerine erişim ise bilhassa sorunlu alanlardan olduğunu açıklıyor. “Acil yardım hizmeti herkes için mevcutken, Suriyeli mültecilere takip ve kontrol amaçlı üçüncü basamak hizmetler sağlanamıyor.” diyor.

Ev kiraların artması

Mazlum-Der ve USAK’ın raporuna göre sınıra yakın bölgelerde kiralarda bir artış olduğu ve ilerde konut sıkıntısının yaşanabileceğini vurguluyor. Rapordaki kira artışları ise dikkat çekiyor.  Örneğin, savaş ve göçten önce Kilis’te ortalama 200-300 TL olan kira fiyatları, şimdilerde 700-1000 TL’ye kadar çıkmış durumda. Kiralardaki artış, şehrin fakir bölgelerinde kiraların 700-800 TL’den 1400-1500 TL’ye fırladığı İstanbul örneğinde görece daha belirgin.

Şafii ÇELİK