12 Eylül 2012 Çarşamba

Dünyamıza inecek ölüm


Dünyamıza inecek ölüm

21.yüzyılı ve insanoğlunun geleceğini tehdit eden önemli sorun, küresel ısınmadır. Küresel ısınma ile gelen iklim değişikliği, tüm canlıların hayatlarını ciddi anlamda olumsuz etkiliyor ve etkileyecek. Bilim adamları ve dünya liderleri bu sorunun çözümü için hemen harekete geçmezse, milyonlarca insan ve diğer varlıklar hayatını kaybedecek.

20. yüzyılda dünya iki büyük dünya harbine tanıklık etti. Yapılan bu savaşlar sonucunda milyonlarca insan ve diğer varlıklar hayatını kaybetti. Yeryüzü nükleer silahlarla büyük tahribatlar yaşadı. 21. yüzyıl geçmiş yüzyıldan çok mu farklı olacak. Bilim adamlarının açıklamasına göre çok farklı olmayacak hatta çok daha büyük felaketler getirebilecek. BM İklim Değişikliği raporunda, bazı bölgelerde yaşam şartları çok zorlaşacağı, çöllerin kapladığı alan genişleyeceği, su kaynakları azalacağını, beklenmedik afetlerin sayısı artarken Asya, Avrupa, Afrika susuzluk, Amerika kıtası ise hortumlarla uğraşacağı yazmakta. İnsanoğlunun doğaya hakim olma isteği sonucunda küresel ısınmanın var olduğunu söyleyebiliriz. Doğaya egemen olma isteği ve ormanları yok ederek mega kentler ve modern kentler kurmanın ve tüketim çılgınlığın getirdiği bu ağır bedellerden kurtulmanın tek yolu küresel ısınmayı ve etkisini anlamak ve bu çerçevede bir an önce harekete geçmek ve ülkelerden somut adım beklemektir.
Rakamlarla küresel ısınma
 Küresel ısınmayı ve iklim değişikliği önlemek ve buna bir çözüm bulmak amacıyla 1992’den beri bir çok toplantı ve raporlar hazırlandı. BM rapora göre, buzulların erimesiyle birlikte, 2020 yılında su sıkıntısı çeken kişi sayısı 1,2 milyarı bulacak. Ortalama hava sıcaklığı, 1990’daki seviyenin 1,5 derece üzerine çıkarsa, dünyadaki canlıların 1/3’ünün soyu tükenecek.Kuzey Kutbu’ndaki buzullar, 2100 yılına kadar yüzde 22-33 arasında azalacak. Buzullar, Antarktika’da tamamen ortadan kalkabilir. Özellikle bilim insanlarının tahminlerine göre, 2005’te Grönland’dan eriyerek denize karışan su miktarı 1996’daki düzeyinin tam iki katına çıktı. Grönlad buzullarının bütünüyle erimesi halinde tüm okyanuslardaki su seviyesi 7 metre yükselebilir. Grönland’dan yılda eriyen buzul miktarı İstanbul’un yıllık toplam su tüketiminin tam 300 katı.
Rapora göre, eğer önlem alınmazsa önümüzdeki 25 yıl içinde su kaynakları azalan fakir ülkeler, açlık ve ölüm tehdidi altında kalacak. Bu nedenle 60’a aşkın ülkede çatışmalar çıkacak.Raporun en can alıcı noktası ise, küresel ısınmanın dünyanın çehresini değiştirmeye şimdiden başladığı tespiti.
Leeds Üniversitesi öğretim üyesi Profesör Chris Thomas tarafından Nature dergisinde yayınlanan bir yazıda da  “küresel ısınma 2050’ye kadar bitki ve hayvan türlerinin ¼’ünü ya da 1 milyondan fazlasını yok edeceği yazılmakta.” Otomobiller ve fabrikaların gaz yayılımında en büyük etkenler olduğunu vurgulayan Thomas, yayılan gazların, 21. yüzyılın son yıllarına doğru ortalama sıcaklıkları tarihte görülmemiş düzeylere yükselteceğini belirtmekte. Ve eğer bir çözüm üretilmezse, türlerin kitlesel tükenişlerinin tarihte görülmemiş boyutlara ulaşabileceğine dikkat çekmekte.  Ayrıca  James Hansen, meteorologları bir araya getiren Operation Sierra Storm toplantısında yaptığı bir konuşmada, dünyanın sıcaklığının son 30 yılda 1°C arttığını belirterek, bugünkü sıcaklığın son 400 bin yılın en üst seviyesi olduğuna vurgu yaptı. Hansen, yeryüzünün bu yüzyılda 3°C daha ısınmasının felâket olacağını söyledi. Bu gelişmelere karşı tedbir almak içinse en fazla 10 yıl kaldığını duyurdu. Diğer yandan Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre, sıtma ve yetersiz beslenme gibi nedenlerden milyonlarca kişi ölümle yüz yüze gelecek. Bütün bu veriler bize gösteriyor ki, yeryüzünü cehenneme çevirmeye ramak kalmış. Eğer hemen harekete geçilmez ve bugünkü eğilimler tersine çevrilmezse, Nazım Hikmet’in dediği gibi dünyamıza inecek ölüm.
 
İklim Değişikliği
Küresel ısınmadan dolayı dünya ısısı her geçen gün artmaktadır. Sıcaklığın artmasıyla buzulların erimesi sonucunda deniz seviyelerinde de büyük bir yükselme görülüyor. Kıyı bölgelerde yağış miktarının artacağı söylenmekte ve iç bölgelerde ise durum daha çok kötü olacak. Sıcak havanın etkisi ile kuraklık baş gösterecek. Bu iklim değişimine ayak uyduramayan birçok bitki ve hayvan türleri yok olacak. Doğanın besin zinciri bozulacağı anlamına geliyor.
Küresel ısınmanın Türkiye’ye etkileri
Diğer devletlerden çok farklı olacağını söyleyemeyiz. Özellikle İstanbul Teknik Üniversitesi Avrasya Yerbilimleri Enstitüsü, küresel ısınmasının, Türkiye üzerindeki etkilerine ilişkin bir senaryo hazırladı. Bu senaryoya göre, küresel ısınma aynı şekilde devam ederse, 2070’te Türkiye genelinde sıcaklıklar 6 derece kadar yükselecek. Ekosistem değişecek, canlı türleri yok olma tehlikesi yaşayacak.
Türkiye’nin batısında sıcaklıklar 5 ile 6 derece, Orta ,Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde 3 ile 4 derece yükselecek. Kış ayalarında ise sıcaklıklar 2 ile 3 derece yükselecek
Senaryoya göre, 2070 yılında Karadeniz Bölgesi’nde yağışlar yüzde 10 ila 20’lik artış gösterecek, güneyde ise yüzde 30’a kadar azalacak.    
Çözümler ve Uluslararası önlemler
Doğaya pervasızca hükmetmektense, doğadaki enerjiyi kullanmak, küresel ısınmanın çözümlerinden biridir. Küresel enerjinin yüzde 80’i fosil yakıtlardan elde ediliyor. Fosil yakıtların içinde bulundurduğu karbon ve hidrojen elementleri küresel ısınmanın artmasına neden oluyor. Doğalgaz, kömür ve petrol gibi fosil yakıtları kullanacağımıza güneş enerjisi, rüzgar enerjisi, jeotermal enerji, hidroelektrik ve biyoenerji kullanılırsa küresel ısınmanın önüne geçmiş oluruz. İşte bu nedenle yenilenebilir enerji kaynakları çok önemlidir.

Uluslararası önlemlere baktığımız zaman ilk ciddi konferansın 5-12 Haziran 1992 tarihinde Rio Konferansı’dır. Bu konferans sonucunda Rio Deklarasyonu yayımlanmış; Birleşmiş Milletler ve Avrupa Topluluğu ülkelerinin de içinde bulunduğu 184 ülkenin taraf olduğu Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 21 Mart 1994 tarihinde yürürlüğe girmiştir.Bu sözleşmeye göre iki çalışma grubu oluşturulmuştur. Birinci çalışma grubunda ülkelerin CO2 ve öteki sera gazı emisyonlarıyla ilgili yükümlülükler; ikinci çalışma grubunda ise yasal ve kurumsal mekanizmalar ele alınmıştır.   Daha sonra 1997 yılında Kyoto Protokolü imzalamıştır.  2009 yılına kadar  bir çok toplantı ve konferans oldu. 2009’da Kopenhag’ta  İklim Zirvesi yapıldı.  Kopenhag İklim Zirvesi net bir anlaşma olmadan dağıldı. ABD ve 25 ülkenin yaptığı mini anlaşmayı küçük ülkeler kabul etmedi. Mini plan en çok +2 derece ısıma ve yoksullara yardım öngörüyor. Ancak bağlayıcı olmayan bu planı da katılımcılar onaylamadı.

Kaynakça;







Enflasyon önlenebilir


Enflasyon önlenebilir

Gazetelerin ekonomi sayfalarında ve halkın dilinde enflasyon her ne kadar canavar olarak gösterilse de önlenebilir bir şey olduğunu biliyoruz. Gelişmiş ve gelişmekte olan birçok ülke bunu başarmış. Türkiye’de ise geçmişte çok yüksek enflasyonlu yıllar yaşandı fakat 2004’te yılında enflasyon tek haneli rakama yani %10’un altına düştü ve ülke için önemli bir gelişme. Fakat yine de tükettiğimiz ve tüketmediğimiz birçok ürün yerini enflasyon sepetinin içinde buluyor.

İnsanlar çeşitli sebeplerle genelde fiyatların ne kadar arttığını öğrenmek isterler. Günlük hayatta çok tüketilen veya satın alınan mal ve hizmetlerin fiyatların artmasına enflasyon diyoruz. Bu enflasyon kavramı veya terimi 20. yüzyılın olayıdır. Her ülkenin bir enflasyon sepeti olur ve her ülkenin enflasyon sepeti birbirinden farklıdır ve birbirine benzemez. Gelişmiş ülkelerde enflasyonla mücadele de önemli adımlar atılmış ve bir anlamda da bunu başarmışlar. Türkiye  ise son dokuz yıldır enflasyonla iyi mücadele edilmektedir. Sıkı maliye ve basiretli para politikalarının bir sonucu olarak 2004 yılında enflasyon tek haneli rakamlara inmiştir. Enflasyon sepetinin neye yaradığını, enflasyonla mücadelede neler yapılması gerektiğine, ekonominin yapı taşlarının neler olduğu sorularına yanıt bulmak istedik. Dünyaca tanınan ekonomist Asaf  Savaş Akat’a sorularımızı yönlendirdik.

Enflasyon oranı

Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) ile hesaplanan Türkiye’nin enflasyon oranı, 1993-2002 dönemindeki ortalama %70,4’den, 2010 yılında son 41 yılın en düşük değeri olan %6,4’e düşmüştür. Ancak yıllık TÜFE oranı 2010 Aralık ayında %10,45 olarak gerçekleşmiştir.
Yıl boyunca, enflasyondaki artışın en büyük kaynağı alkollü içecekler ve tütün grubundaki artış olmuştur. Bir önceki yılın aynı ayı ile karşılaştırıldığında endeksteki en yüksek artış %18,50 ile alkollü içecekler ve tütün grubunda gerçekleşmiştir. Çeşitli mal ve hizmetler (%17,14), ulaştırma (%12,22), gıda ve alkolsüz ve içecekler (%12,21), ev eşyası (%11,04) artışın yüksek olduğu diğer harcama gruplarıdır.
2011 yılı Aralık ayında endekste kapsanan 445 maddeden; 73 maddenin ortalama fiyatlarında değişim olmazken, 255 maddenin ortalama fiyatlarında artış, 117 maddenin ortalama fiyatlarında ise düşüş gerçekleşmiştir.

ENFLASYON: Fiyatlar genel seviyesinin
sürekli olarak artmasıdır.

TÜFE (tüketici fiyat endeksi): Tüketici
tarafından satın alınan mal ve hizmetlerin
fiyatlarındaki değişiklikleri ölçer.

TEFE (toptan eşya fiyat endeksi):
Ekonomide üretim faaliyetinde yer alan
maddelerin fiyatlarındaki değişiklikleri toptancı aşamasında ölçer.




Şafii Çelik: Bir ülkede enflasyon sepeti neye yarar,  nasıl ve neye göre oluşturulur?

Asaf  Savaş Akat: İnsanlar çeşitli sebeplerle genelde fiyatların ne kadar arttığını öğrenmek istiyorlar. Tabi burada en önemlisi çalışan kesim,  ücretle maaş artışlarını bir hesaba bir ölçüye dayandırmak istiyor. Nitekim ilk enflasyonun ölçülmeye başlanması o amaçla olmuştur, dünyanın her yerinde.  Ücrete ne kadar zam yapacağız? Bu soruya cevap verebilmek için, genelde fiyatların ne kadar yükseldiğini bilmek lazım ki daha önceki yıl satın alabildiklerini ortalamada, bu yıl da alabilsinler. Sendikaların gelişmesi, enflasyonun ölçülmesi, fiyatların artışların ölçülebilmesi ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. İlk ölçmenin adı da yaşam maliyeti endeksleridir. İnsanın neleri kullandığına bakmak lazım. Neleri tüketiyor, onun tükettiklerinin fiyatları ne kadar artmış? Dolayısıyla o tüketimin maliyeti ne kadar artmış ona bakmak lazım. Bu amaçla sepet dediğimiz bir şey hesaplanmış oluyor. O da şöyle hesaplanmış oluyor, hem dünyada hem de ülkemizde. Farklı kesimden, farklı bölgeden çok sayıda tüketicinin, bu rakam çok yüksektir. Bunların bir ay içinde yapmış oldukları bütün harcamalar ayrıntılı bir şekilde izleniyor. Bunları defterlere yazılıyor. Sadece ne aldıkları değil, nerden aldıkları, kaç para verdikleri, fişlerini ve faturalarını getiriyorlar. Dolasıyla ülkede tüketicilerin hangi malları ve hizmetleri nerden satın aldıklarına dair yani pazardan mı alıyor,  BİM’den mi Migros’tan mı yoksa köşe başı bakkalından mı alıyor?  Kimisi minibüse, kimisi arabaya, kimisi metroya; kimisinin akbili var, kimin faturalı telefonu var, kimin yok , kimisi paket kullanıyor, kimisi tezek yakıyor, kimisi  doğalgaz. Tüm bunlar toplanır ve sonra Türkiye için ortalama bir tüketim sepeti oluşturulur.  Kimsenin sepeti buna benzemez. Buna benzemesi mümkün değil. Çünkü  Türkiye’de insanların 3/1 kira da oturuyor, diğer 3/2 si ise kendi evinde oturuyor.  Dolasıyla biz kira dediğimiz zaman  bunun sepetteki toplam Türkiye’deki harcamadaki ağırlığı 3/1 ödediği kiradır. 3/2 si kira ödemez. Dolasıyla o 3/1 sepetinde kira baya yüksek yer tuttuğu için ortalama %10, 15 yer tutar. Halbuki kira ödemeyen %0 dır. Kira ödeyenin de bütçesi  %30’dur. Halbuki bizim sepete %16 olarak girer. Arabası olan adam, otomobil harcaması, benzin harcaması, otomobili olan ile olmayanın toplanıp, toplam harcamaya bölünür. Halbuki otomobili olanın harcaması büyük , olmayanın yoktur.  Hiç kimse ortalamayı yakalayamaz. Dolasıyla o sepet hiçbir tek kişinin hayat yaşam maliyetini ölçmez ama bütün ülkenin ortalamasını ölçer. Türkiye’de taze meyve, sebze fiyatları günden güne çok büyük dalgalanmalar gösterebilir.  Kar yağar, patlar gider. Üç gün sonra kar kalkınca fiyatlar çöker gider. Örneğin ıspanak ve salatalık. Onlara göre birtakım yöntemler vardır. Neticede bunlar hesaplanır, fiyatlanır, yeni mallar eklenir. Az kullanılmaya başlanılan mallar çıkartılır. Cep telefonu geldiğinde eklemek gerekir. İnternet geldiğinde adsl fiyatını eklemek gerekir. Cep telefonu geldiğinde sabit telefonun değeri düşer. Devamlı revize edilen bir sepettir bu. Mutlak olarak bunları ölçmek imkan dahilinde değildir. İki sebepten dolayıdır. Birincisi fiyat hareketlerine karşı tüketicinin de tepkisi vardır. Ispanak fiyatları artınca kimse ıspanak almaz. Halbuki sen onu alıyorlarmış gibi fiyata katarsın. İkincisi malların kalitesi artar, kaliteleri değişir. O kalite değişiklikleri sana aynı fiyata daha kaliteli mallar verir. Bunu da düşünmek lazımdır. Böyle zorlukları vardır.

Ş.Ç: Peki hangi ülkelerde enflasyon sepeti vardır?

A.S.A: Yaşam endeksi yirminci yüzyılın olayıdır. Gelişmiş ülkelerde, yirminci yüzyılın başlarında yani sendikal hareketlerle yakın bağlantılı  olduğunu unutmamak lazım. Nitekim Amerika’da endeksleri çalışma bakanlığı hesaplar. Çalışma bakanlığının bu endeksleri hesaplayan biriminin denetiminde, denetleyen kuruluşun içinde iş veren sendikalar ve işçi sendikaları da temsil eder. Türkiye’de ise daha eskiye dayanan toptan eşya fiyat endeksleri vardı. Bizde ilk hesaplanma 1950’lerdedir. Ankara’da memurlar için. Ekonomik göstergeler bir ihtiyaç çerçevesinde oluşur, meydana gelir. Laf olsun diye çıkmaz. 50’lerde enflasyon olmaya başlayınca Menderes Hükümeti, ne kadar zam verelim memurlara, sorunuyla karşılaştı. Hükümetin ne kadar zam vereceğini bilmesi için iyi kötü , fiyatların ne kadar arttığını ölçmesi lazım. O amaçla 50’li yıllarda istatistik kurumu Anakara Memurlar Hayat, Yaşam Maliyeti Endeksi oluşturuldu. Daha sonra yaygınlaşmıştır. Yavaş yavaş sepet düzenlenmiştir. Artık dünyada enflasyonu ölçmeyen bir ülke kaldığını sanmıyorum. Her halükarda gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin tümünde hesaplanıyordur.

Ş.Ç: Genellikle enflasyon sepeti eleştiriliyor. Yeni düzenlemeler nasıl?

A.S.A: Eleştiriler Türkiye’de ve dünyada da benzer şeyler oluyor. Türkiye’de iki çeşit eleştiri vardır: Birincisi cehaletten kaynaklanan eleştiri vardır. Okumadan eleştirenlerden oluşan bir eleştiri vardır. Enflasyon sepetine yönelik eleştirilerin büyük bir bölümü okumadan bilenlerden yani cehaletten kaynaklanır. Cımbızla bir şey seçilir ve o var, bu var denilir. Bunlar özenle, dikkatle hesaplanırlar. Bütün toplumsal bilimlerdeki ölçüler gibi hata payı yüksektir. Başka nedenler de vardır. Dolayısıyla hata yapılabilir. Türkiye enflasyonu geçmişte sistematik hataya neden olan, sistematik hata dediğimiz iradesiyle, başbakan veya başkası dedi diye değil. Ama endeksin kurulmasından kaynaklanan daha eski teknolojiler kullanılmasından kaynaklanan bazı sorunlar vardı. Ama şimdi artık bütün bu sorunlar çözüldü. Nitekim büyük bu endeksleri, hesapları Avrupa İstatistik Birliği, Euro SAT la beraber yapıyor. Onların metodolojisiyle yapıyor. Nitekim alınan veriler üzerinde EuroSat ,Türkiye’nin enflasyonunu yeniden hesaplayıp yayınlıyor. İki üç hafta içinde bizim harmonize dediğimiz yani Avrupa’da kullanılan yönteme göre yeniden hesaplayıp yayınlıyor. Onun için yapılan eleştiriler ciddi değildir. Ve üstelik sonucu da tam tersidir. Genel kanaat enflasyonu düşük ölçüldüğü yöndedir. Halbuki yapılan araştırmalar, yani yapılan bilimsel araştırmaların gösterdiği, tüketici endeksi enflasyonu olduğundan yüksek ölçülmüştür. Aslında enflasyon olandan daha düşüktür.

Ş.Ç: Bu enflasyonun kaynağı nedir? Önlenebilir mi?

A.S.A: Eğer bazı ülkelerde enflasyon yoksa demek ki önlenebiliyor. Enflasyon olmayan ülkeler varsa veya yok denilecek kadar düşük olan ülkeler varsa bu ülkelerde Türkiye’den zengin ve/veya Türkiye’den hızlı büyüyen ülkeler ise demek ki bu önlenebilir bir şeydir.

Ş.Ç: Türkiye’de enflasyonu geride bıraktığımız anlamına gelmiyor, değil mi?  Hala var enflasyon değil mi?

A.S.A: Dünyanın büyük bir bölümünde hala enflasyon var. Yani enflasyonun olmadığı, fiyatların düştüğü, sabit kaldığı enflasyonu yoksa, fiyatları ya sabit kalacak ya düşecek. Fiyatların düşmesi hali ekonomistlerin sevmediği bir durumdur. Fiyatların düşmesi genellikle arzulanmayan bir durum olarak kabul edilebilir. Küçük bir enflasyon demin söylediğim gibi o hesap hatasından dolayı varlığı yararlı diye düşünülür. Ama bir de %1, %2, %3 gibi enflasyonlar var. Yani hissedilmesi zor. Hissedilmesi zor enflasyonlar var. Türkiye hala oraya gelemedi. Türkiye’de enflasyon biraz bunun üstünde.   Yani Türkiye’de bu enflasyonu birkaç puan daha aşağı çekmesi gerekebilir. Ama artık Türkiye yüksek enflasyonlu bir ülke değildir. Tek haneli dediğimiz  % 10 un altında olan ülkelere düşük enflasyonlu ülke denir. Düşük enflasyonlar içinde daha düşük enflasyon mümkündür. Türkiye’de genel kanaat % 5 i makul bir enflasyon olacağıdır. Türkiye’yi geçmişiyle karşılaştırdığımızda enflasyon sorununu halletmiştir.

Ş.Ç: Krizin enflasyona etkisi var mı?

A.S.A: Tam tersini diyebiliriz. Genellikle krizler ekonominin yapabileceği üretimi mümkün kılacak talebin olmaması demektir. Krizde üretim niye düşüyor? Fabrikalar yıkıldığı için, deprem olduğu için, doğal afet olduğu için üretim düşüyor. Üretimin satma imkanı yok. Niye satma imkanı yok?  Çünkü bu koşullarda fiyat artışları yükseliyor. Krizlerle beraber deflasyon riski ortaya çıkıyor. Dolayısıyla bu koşullarda krizle beraber enflasyon tehdidini ortadan kalktığı için, normal koşullarda enflasyona yol açabileceği düşünülerek sevilmeyen iktisat politikaları da kolayca uygulamaya konulabiliyor. Mesela çok kolay para basılıyor. Hiç korkmadan niye para basılıyor?  Avrupa’da, Amerika’da niye para basılıyor? Çünkü hem Avrupa’da hem Amerika’da üretim kapasitesi talebin altında olduğu için fiyatlar üzerinde yukarı doğru artış yönlü bir baskı yok. Bu tür krizler enflasyonu artırıcı değil düşürücüdür.

Ş.Ç: Bu gün ekonominin temel taşları nelerdir? Uygulanan ekonomi politikaları nasıl değerlendiriliyor?

A.S.A: Her ekonomi yönetiminin bir numaralı hedefi ekonominin mümkün olduğunca hızlı büyümesidir. Dolayısıyla bizim ekonomimizin de en büyük hedefi hızlı büyümedir. Ekonomiyi büyütmek demek daha çok üretiyoruz demek, daha çok tüketiyoruz demek, daha çok teknolojiyi kullanıyoruz demek, insanımıza iş buluyoruz demek, işsizliği azaltıyoruz demek vs. Tabi bunu yaparken ekonomideki sürdürülebilirlik iki açıdan Türkiye’nin önüne çıkıyor. Hem üretimin hem de tüketimin artırılması gerekiyor. Eğer bunun dengesi tutulmazsa, ekonomi büyürken talep üretimden hızlı artarsa büyümenin hızlanması enflasyonun hızlanmasını beraberinde getirir. Bu uzun dönemde arzu edilen bir şey değildir. Çünkü sonra bu enflasyonu düşürmek için mecburen bir süre büyümeden vazgeçmek gerekir. Demek ki büyümenin birinci hedefi azamiye çıkartılması ama onun altında bir hedef var. Bunu yaparken enflasyonun tekrar tırmanmasına izin vermeyeceksin. Türkiye için ikinci bir potansiyel dengesizlik ise de bu büyümenin dışarıdan yapılan ithalatın da ihracattan daha hızlı artmasını beraberinde getirmesidir. Bu taktirde başka bir risk oluşuyor. Dış açık büyüdükçe dış açığın finansmanında sorunlar yaşanıyor. Yarın öbür gün dış açıkta finansman sorunu çıktığında ekonominin bir krizle karşılaşması yani büyümenin gene düşmesi, işsizliğin artması vs. Demek ki bunu engellemek için hızlı büyümeye çalışacağız ama enflasyonu da artırmamaya çalışacağız. İkincisi de dış dengenin kontrol dışına çıkmaması gerekir. Bu üç hedef arasında uyum olmayabiliyor, çelişkiler olabiliyor. Dış dengeyi düzeltmek için döviz kuru biraz değer kaybetmesi gerekir. Kaybedince enflasyon yükseliyor, engelleyeyim derken bu sefer büyüme düşüyor. Tam sen dış dengeleri düzelteyim derken petrol fiyatları artıyor. Petrol fiyatları yükselince ülkede enflasyon baskısı oluyor. Aynı zamanda dış açık büyümeye başlıyor. Büyümeyi yavaşlatarak sorunu çözebilirsin ama ülkedeki işsizlik o zaman artacak. Bunlar daima tercih yapmayı gerektiren şeylerdir. Bu devamlı farklı birbiriyle çelişen mekanizmalar, devletler arasında tercih yapmayı gerektirir. Bu bir süreç.

Ş.Ç: Bu güne kadar enflasyonla mücadelede güçlü olan ülkeler hangileri oldu?

A.S.A: Bunlardan bir tanesi küçük bir ülke ama çok başarılı olan İsviçre’dir. Enflasyonun yükselmesine izin vermiyorlar. Enflasyonu yükseltecek politikalara hiçbir zaman meyletmiyorlar. Diğer bir tanesi de Almanya’dır. Almanlar vaktinde çok büyük bir enflasyon yaşamışlar. Sonra o çalkantıdan sonra Hitler Nazi’si iktidara gelmiş. Ondan sonra Almanlar enflasyonu sevmedikleri için enflasyonu artırıcı politikaları uygulamıyor. Bir başkası ise Japonya’dır. Ama Japonya farklı sebeplerle  son on yıldır eksi enflasyondadır.  Fiyatlar düşüyor.  Yani deflasyon vardır. On sene önce aldığınız şey şu an daha ucuza alabiliyorsunuz. Her şeyi daha ucuza alıyorsunuz.  Enflasyon başlı başına bir hedef değildir. Bunu vurgulamak gerekir. Burada önemli olan hem hızlı büyüyüp hem de düşük enflasyonlu olabilmektir. Yoksa büyümeyi durdurup enflasyonsuz yaşanılabilir, Japonya gibi. Ama mevzu ve Türkiye’nin sorunu bu değildir. Büyümeyle enflasyon arasındaki ilişkiyi doğru kurmak gerekir. Çünkü bunun sebebini de söylemekte yarar var. Yüksek enflasyonu olup da hızlı büyüyen bir ekonomi yoktur. Yani yüksek enflasyon yavaş büyümeyi getirir. Düşük enflasyon ise bazen büyük bazen yavaş büyüme getirir. Hızlı büyüme düşük enflasyon paketini tasarlayıp, uygulamaya koyup becermektir.

Kaynakça;

21 Temmuz 2012 Cumartesi

Çocukların cezaevinde olması suçtur!


Psikolog Ayten Zara Page anlatıyor


Çocukların cezaevinde olması suçtur!

Yılmaz Güney’in “Duvar” filmini aratmayan bir utanç olayı daha yaşandı cezaevinde. Şubat 2012 tarihinde Adana Pozantı Cezaevi’nde çocuklara taciz ve tecavüz edildi. Taciz ve tecavüzün “taş atan çocuklara” yönelik olduğu her fırsatta dile getirildi; meşrulaştırmaya çalışıldı. Devletin taş atan çocuklara potansiyel militan ve terörist olarak bakması böylesi bir insanlık suçunun kolayca işlenebiliyor olmasının en büyük nedeni
Şafii Çelik
2006 yılında Terörle Mücadele Kanunu(TMK) kapsamında gözaltına alınan binlerce çocuk, sokakları sessizliğe bıraktı. Sokaklarda yankılanması gereken sevinç çığlıkları, kendini cezaevlerinde taciz ve tecavüzün çığlıklarına bıraktı. Bu çığlıklar karşında milyonlarca insan sesini çıkarmadı. Devlet ise bu taciz ve tecavüz olayını haber yapan ve gündeme taşıyan gazeteciyi tutukladı. Bu gelişmeler gösteriyor ki bu yaşanan taciz ve tecavüzün bir devlet politikası olduğudur. Çocukların TMK’dan yargılanması ve çocuklara militan, terörist olarak bakılması bunun en açık göstergesidir. Çocukların militan ve terörist olarak algılanması ve yargılanması, böylesi bir insanlık suçunun cezaevi yetkilileri, yetişkin mahkumlar ve toplum  tarafından kolayca işlenebiliyor olduğunu gösterdi. Çocuklara yönelik cinsel istismarın ve ihmalin çocuklarda bırakabileceği psikolojik travmaları Doç. Dr. Ayten Zara Page ile konuştuk.

Bildiğiniz gibi Pozantı Cezaevi’nde taciz ve tecavüz olayları yaşandı. Taciz ve tecavüze uğrayanlar çocuklardı. 18 yaş altı çocukların cezaevlerine konması doğru bir şey mi?
Ayten Zara Page: Hiç doğru değil. Çocukların işledikleri suç ne olursa olsun, çocukların cezaevinde değil de, çocukların yapmış olduğu suçu onlara yanlışlarını anlatan, onların eğer bu suçu tekrardan yapan eğilimleri ve davranışları varsa bu davranışları ortadan kaldırabilecek onları hem ehlîleştirecek, hem iyileştirecek, ıslah evleri veya çocuk evleri olabilir. Eğitimlerini ve sağlıklı gelişmelerini sağlayabilmek için ıslah evleri olabilir. Dolayısıyla cezaevi hiç uygun yer değil. Yani çocuklara yapılanlar değil; çocukları cezaevine koymak da çocuk haklarına göre suçtur. Bu anlamda Türkiye, çocukları cezaevlerine koymasından dolayı suçludur. Cezaevlerinin koşulları uygun olsa dahi çocukların cezaevinde olması suçtur.
Mart 2012 istatistiğine göre 2021 tane çocuk hükümlü var. Bunlardan yaklaşık 500’ü  çocuk cezaevinde kalıyor. Geriye kalan 1000 üzerinde çocuk ise yetişkin mahkumlarla beraber kalıyor. Çocukların yetişkinlerle beraber kalması, yargılanması, aynı cezaevinde kalması ve aynı mahkemelerde bulunması çocuklar için nasıl bir şey?
A.Z: Taş atan çocuklar yani terörle mücadele kanununun mağdurları olan çocuklar açısından bakarsak, çok ciddi politik ve sağlık sorunları teşkil eder. Çünkü oradaki çocuklar cezaevine konulduğu zaman, terörle mücadele kanunundan yargılan çocuklar, bir militan olarak ve terörist olarak algılanıyor. Dolasıyla oradaki şiddetin her çeşidine maruz kalabiliyor. Bu şiddete maruz kalan çocukların psikolojik sağlığının akibetinden bahsetmek çok şey değil aslında: Her türlü sorunu yaşayabilir. Hem kısa dönemde hem de uzun dönemde çok farklı ruhsal sorunlar yaşayabilirler. Aslında biraz önce ıslah evi dedim ama suç işlemiş çocukların ailelerinden koparılmadan hayatlarına devam edebilmesi ve suçlarının bedelini toplum içinde sorumluluk alarak yani bir yaptırımda bulunarak karşılığını veriyor olması çok önemli. Mesela yurtdışında daha çok suç işleyen çocukların, toplumda suçunun karşılığını ödeyebilmesi, bu suçunun cezasını çekebilmesi ve bundan ceza çekerek toparlanabilmesi için toplumda bir takım görevler yapılmıştır. Toplumsal psikoloji anlamından çocukların topluma vermesi gereken bazı sorumluluklar belirlenmiş. Bu sorumluklar; okulu temizlemek, sokakları temizlemek, çöpleri toplamak gibi bir sürü şey olabilir. Dolasıyla çocuk hem olması gereken sağlıklı koşullardan uzaklaştırılmadan hayatını devam edebilir hem de yapmış olduğu şeyin bedeli ne ise bunun karşılığını topluma hizmet ederek  verebilir diye düşünüyorum. Eğer bir sistem arıyorsak, bu çocukları nasıl disipline ederiz veya nasıl değerlendiririz diye düşünüyorsak, bence en uygun sistem budur.  Ama diğer çocuklar, yani yetişkinlerle beraber kalanlar, çok daha sağlıksız bir ortamdalar. Hem ihmal hem de istismar söz konusu.
Terörle Mücadele Kanunu’ndan dolayı tutuklanan ve bu doğrultuda militan, terörist olarak algılanan çocuklara yapılan taciz ve tecavüzler olayları meşrulaştırıyor mu?
A.Z: Devlet zaten onları militan olarak görüyor. Güvenlik görevlilerine taş attıkları için, PKK’nın propagandasını yapıyor düşüncesi ile “bu çocuklar da onların hizmetkarları ve bunlar da küçük terörist” diye içeri atıyor. Onlarca, yüzlerce yıl ceza ile yargılanıyor bu çocuklar.  Devletin bakışı o zaten. Bu bakış açısı olduğu için, çocuklar cezaevine konulduğu zaman oradaki tutuklular da çocuk, yetişkin ve hizmetliler taş atan çocuklara önyargıyla yaklaşıyor. Yani “bunlar hak ediyor, bunlar bize tehlike oluşturuyorlar, bunlar bizim vatan ve milletimize ve Türk halkına tehdit oluşturanlar insanlar ve bunlara ne yaparsak yapalım hak ediyorlar.” Her türlü şiddeti hak ediyorlar diye düşünüp çocukları ihmal ve istismar ettiklerini düşünüyorum.
Psikolog Serdar Değirmencioğlu: “Bir çocuk Filistin ortamında doğduğu zaman, o çocuk ne görürse onu taklit edecek.  Çatışma varsa çatışma öğrenecek. Eğer kabul edilmezse, öğrenme sürecini yok sayacağız” diyor. Filistin ve Güneydoğu bölgesine baktığımızda 10 yaşındaki çocukların taş attığını görüyoruz. Bu öğrenme sürecinin devam ettiğini mi gösteriyor?
A.Z: Türkiye’de yani Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde çocukların taş atıyor olması bir dili ve farklı bir şeyi ifade ediyor. Öncelikle çocuğa taş attıran koşulların nasıl olduğunu sorgulamamız gerekiyor; o taşı neden attığı değil… O taşı atmasına sebep olan koşullar mevcut. Oradaki çocuklar ve çocukların ailelerinin koşulların yanlışlığı, o koşulların yetersizliğinden bahsetmek gerekiyor. Sorun taş atan çocuk değil. Çocuğun taş atmasına neden olan koşullar. Politik ve ekonomik koşullar var. Oradaki insanlar ciddi mağduriyet içinde. Hem politik hem ekonomik olarak hem de psikolojik olarak ciddi mağduriyet içinde yaşıyorlar. Bu,  mağduriyetlerin bir protestosudur. Görünmek, var olmak ve anlaşılmak bir ihtiyaç ve oradaki çocuklar annelerinin, babalarının yerine de taş atıyorlar. Annelerinin, babalarının ızdıraplarını ve dramlarını paylaştıkları için taş atıyorlar diye düşünüyorum. Psikolojik olarak da öyle bir açıklama yapabilirim; hani bazen diyorlar ya çocuklar laf olsun diye veya gençtir, toydur diye taş atıyorlar. Gençliğin o taşkınlığıyla, o istemiyle, grup psikolojisiyle oradaki protestolara, eylemlere katılıp taş atabilir ve dağıtabilir diye düşünüyorlar ama orda başka bir anlam da var. Çocuğun söylemek istediği başka bir şey var:  Annesinin ve babasının yaşadığı mağduriyeti ve dramı taş atarak protesto ediyor. Bunu görebilmek lazım aslında. Çocuk mağduriyetini böyle dile getiriyor. Taş atmak, terörizmin ve suçun açık bir göstergesi değildir. Psikolojik ve sosyolojik olarak da ne oluyor da bu çocuklar taş atıyor diye bakmak gerekiyor.
Cezaevlerinde bulunanların (Hizmetlilerin, doktorların ve gardiyanların) çocuklara nasıl davranması gerektiğine dair bir eğitimden geçmesi gerekmiyor mu?
A.Z: Bir kere cezaevlerinde çocukların olmaması gerek. Çocukların yeri cezaevi değil. Eğer ki çocuk cezaevine konulduysa, elbette oradaki gardiyanından doktoruna ve müdürüne kadar herkesin çocuklarla nasıl konuşulması, nasıl iletişim kurulması, çocukların içinde bulunduğu ruhsal durumu anlayabilmeleri, onlara yardım edebilmeleri, yaşadıkları bunalım ve krizlerde onlara yardım edebilmek için basit bir takım bilgi ve becerilerde eğitim almaları şart. Ama alırlar mı bilmiyorum. Söz konusu Kürt çocuğu olursa ve militan diye adlandırdıkları çocuklar olursa almazlar. 2009’da yine gündeme getirdiğimiz bir olayda,  doktorlar ve psikologlar çocuklara, “siz teröristsiniz, iğrenç mahluklarsınız, siz her şeyi hak ediyorsunuz” demişlerdi. Çocukların en çok ihtiyaç duyduğu doktorlar ve psikologlar bile böyle yaklaştı çocuklara. İnsan haklarına en saygılı olması gereken meslek grupları, çocukları ihmal ve istismar etti. Gardiyanların, hizmetlilerin ve müdürlerin eğitim alması durumu değiştirir mi? Aslında değişmiyor. Çünkü doktorlar ve psikologlar eğitimli olmalarına rağmen bunu yapıyor. Onlara yıllarca eğitim verelim, bir şey değişmiyor. Oradaki o bakış acısı çocukların şiddete maruz kalmasına sebep oluyor. Ama devlet bunu yapıyor.  En başında devlet, bu çocukları apar topar, ite-kaka, döverek, hırpalayarak aldı. Karakolda çocukları şiddete maruz bıraktı. Çocukları alıp, cezaevlerine koydu. Devlet çocuklara bunu yaptığı için de diğer hükümlüler ve hizmetliler “devlet bunu yapıyorsa ben niye yapmayayım?” diyor. Devlet çocuklara karşı suçlu.

Peki, bu cinsel istismar çocukları nasıl etkiler? Hangi travmalara neden olur?
A.Z: Cinsel istismar kendi içinde yapılan tarza, yapan kişiye, yapılış biçimine göre kısa ve uzun süreli bir takım sorunlara sebep olabiliyor. Biz istismara, özelikle cinsel istismara, “çoğul travma” diyoruz. Çünkü istismarın içinde hem duygusal hem de fiziksel travma var. Cinsel, duygusal ve fiziksel travma içerdiği için çoğul travmadır. Çocuğun bedensel ve ruhsal bütünlüğünü tehdit eden bir istismardır. Cinsel istismara uğrayan çocukların neler yaşadığına bakarsak;  istismarın biçimine bağlı, eğer orda çocuk istismar eden kişi tarafından aşağılanarak, küçümsenerek ve hatta fiziksel şiddete maruz kalarak istismar ediliyorsa o çocuk kendine olan değerini ve kendini değersizleştirmeye başlayacak ve hayata olan, insanlara olan inancını kaybedecek, bunun sonucunda da yaşama isteği kalmayacak. Yaşama isteğini kaybeden kişi kendine zarar verebilir ve intihar edebilir.  Çocuk bunu yapmazsa bile, kendisini değersizleştirerek bu sağlıksız durumun devamına neden olacaktır. Ama her çocuğun yaşadığı istismar çocuğun kişilik özelliklerine göre, istismarın taleplerine göre farklı ruhsal sonuçlar doğurabilir. Her bir çocuk farklı farklı tepkiler verebilir.
Sonuç olarak çocukların cezaevlerine konmasını ve istismarı önleyebilir miyiz? Nasıl?
A.Z: Öncelikle devletin bu ihmal ve istismar edici ve TMK’yı değiştirmesi gerekiyor. Daha önce kanunun bazı maddelerinin değişmesini istedik. Böylece yaşlarından ötürü bir grup çocuk serbest bırakıldı. Fakat şimdi 18 yaşını doldurduğu için o çocuklar tekrar tutuklandı. Devletin bu politikasını değiştirmesi gerekiyor. Değişmesi için çalışmamız gerekiyor. Bu durumu değiştirmek gerek. Benim bir ümidim var ve bunun için yazıyorum, çiziyorum, konuşuyorum. Yoksa Türkiye kederler beldesi olacak. Çocuğumuza, annemize, kızımıza bunlar yapılıyorsa ve biz bunlara ses çıkarmıyorsak biz de suçluyuz. Biz de o çocukları ihmal ve istismar ediyoruz demektir. Sizin buraya gelip, bu konu ile ilgili birkaç kişinin ilgisini çekmeye çalışmanız ve söyleşi yapmanız da bir sorumluluk örneğidir. Yoksa hepimiz bundan sorumluyuz.
http://www.eksiyirmidort.net/eski-sayilar/

27 Haziran 2012 Çarşamba

Hipster’lar çağımızın gençlik alt-kültürünün sembolü mü?



Hepimizin bildiği veya bir şekilde duyduğu gençlik akımları var. Hippileri,rastaları, punkları, rockçıları kim bilmez ki. Fakat günümüzde hala etkinliği devam eden ve kendini popüler kültüre karşı korumayı başaran bir hıpsterizm var. Hipsterları hala etkili kılan ve hipsterları diğer akımlardan ayıran birçok nokta olmasına karşın çok benzer yanları da var. Günümüz koşullarında hipster olabilmek için sosyal, kültürel ve ekonomik olarak en az orta sınıfı temsil etmek gerek

Hipster kültürü, 20 ile 30 yaş arası gençlerin arasında etkilidir. Bu gençler kendilerini popüler kültüre karşı konumlandırıyor. Böylece bu gençler yeni bir alt-kültür oluşturmuş oluyorlar. Bu akımının içinde bulunan gençler eğitimli, kültürlü olmakla beraber, teknolojiyi, interneti ve sanatı da iyi takip ediyor. Hipsterların en önemli özelliklerinden biri “thrift store”lara gitmesi ve kendileri reklam ve pazardan korunması. Peki ya “trend avcıları” hipsterların giymek istediklerini büyük mağazalarda yer almasını sağlarsa yani hipsterizm marka olursa, hipsterizm ne olur. Etkinliği hippiler, rastlar ve punklar gibi azalacak mı? Yoksa yüzünü mü değiştirecek? Bildiğiniz gibi geçmişten günümüze birden fazla akım geldi ve birçoğu etkinliğini kaybetti.
Geçmişten günümüze Hipster’lar.
 Hipsterizm aslında yeni bir akım değil. Hipsterların Beat Kuşağı’ndan etkilendiğini veya beslendiğini söyleyebiliriz. Edebiyat, müzik ve şiiri bir araya getiren Beat Kuşağı’nın önemli temsilcileri arasında Jack Kerouac ve William Boroughs gibi yazarlar yer alıyordu. Geçmişi 1940’lara dayanan ve o dönem ılımlı bir kuşağı temsil eden, jazz’dan beslenen ve 2.Dünya Savaşı’na karşı çıkan bir akımdı. 1950’lerin sonlarına doğru, işçi sınıfı ve orta sınıfa ait olan bu gençler, bir alt-kültürün temsili olarak ortaya çıkmaya başladılar. Yani 20. yüzyılda da var olduğunu söyleyebiliriz. 21.yüzyılda tekrardan ortaya çıkmasını temelde popüler kültüre bağlayabiliriz. Çünkü diğer akımlarda olduğu gibi hipsterizmde de popüler kültüre karşı kendini konumlaması gerek. Bu sebepten dolayı  popüler kültüre karşı alternatif bir alt-kültür oluşturma isteği var. Bu noktada günümüz hipsterların diğer akımlardan çok farklı olduğunu söyleyemeyiz. Elbette ki farklı oldukları noktalar vardı. Örneğin; geçmişin gençlik alt-kültürlerinin veya bu akımların dünyayı, koşulları, hayat standartlarını değiştirme gibi bir isteği vardı. Aslında bu isteğin ötesine gidip mücadele eden, kavga eden bir gençlik ve alt-kültür görmek mümkün. Fakat bunu Hipsterlarda görmek zor. Hipsterlar da ise daha çok müzik, sanat ve giyimde bir değişiklik var.

1950li yıllarda ortaya çıkan bir edebiyat akımına dahil olan yazarları tanımlamak için kullanılır. Dönemin ABD toplumunun değerlerini eleştiren Beat Kuşağı yazarlarının başında Jack KerouacWilliam Seward Burroughs ve Allen Ginsberg gelmektedir.  Beat Kuşağı doğaçlama, tutkulu diyalog, açık cinsellik ve uyuşturucu deneyimleriyle ilgilenmiştir
Hipeter’ların giyim tarzı ve yemekleri
Aslında diğer akımlarla benzer olduğu nokta popüler kültüre karşı kendini konumlamalarıdır. Popüler kültüre karşı alternatif bir alt-kültür oluşturmaları.  Hipsterlar eğitimli ve kültürlü olmakla beraber, müziği, filmi ve edebiyatı çok iyi bilirler. Trendleri çok iyi bilirler. Dar pantolon giyinmesi ve büyük gözlüklerin takılması şart. Erkek giyimine bakarsak dağınık bir saç kesimine ve renkli daracık bir pantolon olabilir. Genç bir kızın giyimi ise zıt renkli bir külotlu çorap ve kabarık etekli bir kıyafet olabilir. Bu giyim örneklerini çoğaltmak mümkün. Aslında bu giyim kültürünü Zeynep Arsel ve Craig J. Thompson çok iyi tanımlamakatadır. Arsel ve Thompson, hipster kültürünü, cinsiyet sınırları belirlenmemiş olan eklektik giyim tarzları üzerinden tanımlıyor. Alışverişlerini daha çok American Apparel, H&M, ASOS, CobraSnake ve “urban Outfitter” gibi mağazalarda yapıyor. Onun dışında hipsterlar eski şeyleri yenilemeyi severler. Genelde “thrift store”lara  çok gidilir. Özellikle hipsterlar reklam ve poster gibi görsellikten nefret ederler. Kullandıkları kıyafetler ve mekanların popüler olmaya başladığını anladığı an bırakırlar. Hipsterlar kıyafet ve mekanlarını değiştirmekle kalmaz kendi davranışlarını da değiştirirler.
Hipsterizm’de vejetaryen olmak şart değil ama çoğu vejetaryen. Meyve ve Asya yemekleri tercih ediliyor. İçecek olarak da kahveyi tüketirler. 

Hipster’ların etkili olduğu yerler
 Mekan olarak baktığımızda hipsterlar genellikle büyük şehirde etkililer. Amerika’da Chicago, San Francisco, Portland, Seattle, özellikle Williamsburg Brooklyn ve New York City’de çok etkililer. Avrupa’nın birçok ülkesinde de hipsterları görmek mümkün. Türkiye’de bu akımdan söz etmek mümkün ama  yeteri kadar geliştiğini söylemek mümkün değil.  Hipster kültürünü anlamak o kadar kolay değil. Çünkü Hipsterizm Amerika kökenli bir akım. Bu akımın alternatif müziğini, sanatını ve filmlerini anlayabilmek için en az İngilizce bilmek gerek. Bunun yanında internet, teknoloji ve sanatsal formları takip etmek gerek. Bunları yapabilmek için kültürel, sosyal ve ekonomik olarak en az orta düzeyde olmak gerekiyor.  Yine de İstanbul’un bazı semtlerinde hipsterları görebiliyoruz. Özellikle İstanbul’da; Beyoğlu, İstiklal Caddesi, Cihangir ve Asmalı mescitte, çeşitli kulüplerde, salonlarda ve konserlerde rastlamak mümkün.
Hipster’ların alternatif müziği, sanatı, dergileri ve filmleri
Hipster kültürünün önemli öğelerinden birisi ise müziktir. Birden fazla dinledikleri grup olabiliyor. Özellikle müzikleri: Indie Rock, Neo Folk, Trip Hop, Alternaitve Hip Hop, Electronic Rock, Art Rock.
Müzik grupların bir kısmı ise : Animal Collective, Grizzly Bear, Belle & Sebastian, Electric President, Stray Kites, Jens Lekman, Neutral Milk Hotel, M83, Neon Indian, Neon Neon, Margot & The Nuclear So and Sos, King Khan, the Shrines. Mekan ve kıyafetlerinde olduğu gibi dinledikleri müzik grupları da popüler olduğu zaman bırakılıyor. Yeni müzik arayışına giriyorlar. Müzik blogları veya pitchforkmedia.com'ı kullanıp bulabiliyorlar.
Hipster kültürü temel olarak kendini bağımsız sinema tüketimi üzerinden tanımlamaktadır. Diğerlerinde olduğu gibi büyük şirketlerden uzak durmaktadır. Ne zaman bir şeyin önünde  "indie" görürsek, o hipster'ler için (yada hipsterler tarafından) yapıldığını düşünebiliriz. Mesela Indie Film, Indie Music, Indie Art. Indie: "independent" demek, yani büyük şirket tarafından yapılmamış bir şeydir. Türkiye’de ise bağımsız sinemanın izleyicilerin buluştuğu noktalardan birisi hiç şüphesiz ki Emek Sineması’dır.
Hiç şüphesiz ki bu kadar kitleye sahip olan bu akımın takip ettiği belli başlı dergiler ve yazarlarda bulunmaktadır. Vice ve Clash hipsterların önemli dergilerindendir. Bunu yanı sıra Bukowski ve Kerouac gibi yazarları ve özellikle bu tarzda yazılan kitapları okuyorlar.
Diğer gençlik alt-kültür akımları
Hippiler
Her döneme damgasını vuran akımlardan söz etmek mümkün.  Bu akımlar genelde yaşadığı dönemin kültürel yapısını değiştirmekle kalmayıp, politik yapısını da değiştirebilirler. Özellikle Hippileri göz önüne alırsak bunların geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Hippiler asla kendilerine sınır koymayan, tüm yetkileri reddeden ve savaş karşıtı olarak bilinen bir akımdı. Özellikle ABD’de sisteme aykırı hareketleriyle öne çıkan hippilerde özgürlükçü ve anti militarist akımlar oluşmuştu. ABD’deki 1960 kuşağının en önemli hareketi o zaman ABD’nin yürüttüğü Vietnam savaşına karşı hippilerin muhalefetiydi. Bu akım kısa sürede tüm dünyada etkili oldu. Sosyal standartları ve koşulları değiştirdiğini söyleyebiliriz.  Özellikle sanatta, müzikte ve modada çığır açtılar. Ahlak, aile, savaş ve vatanseverlik gibi kavramları, politik bir tavır ile “savaşma seviş” sloganları ile yıkmaya çalıştılar. Kendine has olan ve  bir anlamda tarzları ile alt kültürü oluşturan bu akım, seyahat ediyor ve komün yaşıyordu.

Rastafarianizim
20.yüzyılda sadece hippiler değil, rastalar de var.  Her akımın kendine has özellikleri var. Rastafarianizim’e baktığımızda, Afrika kökenli olup, orada din olarak kabul edilen bir hayat tarzı. Rastalar saçlarını taramaz ve kesmezler bu şekilde uzayan saçlar bir süre sonra Dreadlock ismini alan bir saç modeline dönüşür. Et yemez, sigara içmez, alkol kullanmaz ve dünya barışını savunurlar. Popüler kültürlerdeki yansımalarını da pek sevmezler, yani onlar gibi saçlarına rasta yaptırıp onlara özenenleri.  Bu yüzden de onların belli bir giyim tarzı ve şekilleri yok. En büyük ortak noktaları saçlarının rasta olması.

Punklar
 Diğer önemli bir akımda punklardır. Punkların temel amaçlarında biri otoriteye karşı olmak ve özgürlüğü savunmaktı. Biz bu özgürlüklerini kıyafetlerinden de görebiliriz. Punkların modası biraz öfkeli, uyumsuz ama çok renkliydi. Bazen üstlerini başlarını yırtıp çengelli iğnelerle kumaş parçalarını birbirine tuttururken yeni bir tarz oluşturuyordular. Gördüğünüz gibi birbirinden farklı olan bu akımlar, yaşadığı çağda etkili olmakla kalmayıp günümüzün gençlik alt-kültürünü de oluşturdular. 

Rockçılar
Bu akımda diğer akımlar gibi kendini 1950’li yıllarda göstermiştir.  Rock müziğini, felsefesini ve içinde taşıdığı isyanı iyi anlamak için öncelikle Blues adlı müzik türüne bakmak gerekiyor. Çünkü Blues müziği, doğrudan rock müziğini etkilemiştir. Onun için Blues felsefesini incelemeden rock müzik felsefesi incelenemez.  Afrikalı siyahlar Blues müziğini icat edip ve bu müzik türü ile beyazlardan gördüğü zulüm karşısında öfkelerini ve bir anlamda sitemlerini üstü kapalı bir şekilde bu müziğe yansıtmıştır. Blues müziği de caz müziğinden etkilenmiş ve blues müziği, rock müziğini doğurmuştur.  Rock müziğin vazgeçilmezlerinden biri ise elektro gitardır. Müzikte elektro gitarın kullanılmasının en büyük sebebi ise “distortion” adı verilen ses efektinin kulakları tırmalayıcı tınısının isyanı ve acıyı en iyi şekilde yansıttığının düşünülmesidir.





Hipster akımı diğer akımlar gibi etkinliği azalacak mı?
Belli bir kitlesi ve tüketim alışkanlıkları olan hipsterlar veya onların kültürü ne kadar yaşayabilir. Kendini pazardan ne kadar uzak tutabilir. Aslında  1950’lerde orta sınıf ve işçi sınıfı “thrift store”lara gidip aldıkları eski kıyafetleri temizleyip, dikip yeni bir şey oluşturuyorlardı. Fakat yukarda değindiğimiz alışveriş merkezleri çok popüler ve ayrıca moda olan kıyafetlerde giyilmekte. Artık büyük mağazalar hipsterları takip edip bu malzemeleri alıp ve üstüne kârı da koyup satabiliyorlar. Douglas Haddow bir yazısında hipsterların nasıl takip edildiğini şu cümlelerle ortaya koyuyor: “Hipster’ların atladıkları bir şey var; ‘trend avcıları’ da onların ‘boy gösterdikleri’’ bloglara bakıyor ve nasıl giyindiklerini, ne tükettiklerini not ediyor. Bu pazarlayıcılar ve parti teşvikçileri gençlik kültürünü inceleyip üzerine kâr koyup geri satarak para kazanıyor.” Bundan dolayı hipsterların istedikleri büyük mağazalarda yer alıyor. Fakat hipsterların istedikleri büyük mağazalarda olunca hipster kültürü kalır mı? Kalırsa ki bence yüzünü çok değiştirmiş olur. Ama bir alternatif yol daha gözükmektedir. Bu da popüler olmaya başlayan kültürleri değiştirip, yeni tarzlar oluşturmalarıdır. Elbette ki bunu zaman gösterecek.

Yazan: Şafii ÇELİK

 

Kaynakça: