27 Ocak 2014 Pazartesi

Ciner: Çay ocağından Kasımpaşa’ya uzanan yol

Kasımpaşa Spor’u satın alarak holdigine bir de futbol kulübü katan Turgay Ciner’in iş adamlığı serüveni

Hopa’dan Beşiktaş’a, Beşiktaş’tan Kasımpaşa’ya; çay ocağından iş adamlığına uzanan bir hayat! 1956 Hopa doğumlu Turgay Ciner’in hayatı, nasıl bu kadar kısa sürede değişti? Onu diğer çaycılardan farklı kılan neydi? Aslında temel soru burada başlıyor. Okul yıllarında çay ocaklarında çıraklık yapan, üniversite yıllarında Talimhane’de açtığı küçücük bir dükkânla oto yedek parça ticaretine başlayan Ciner, 7 Mart 1978’de Park Grubu’nu kurdu.

Kaçakçılık suçlamasından iş adamlığına
Turgay Ciner ve kardeşi Tuncer Ciner hakkında Almanya’dan çok sayıda Mercedes otomobili yurda kaçak soktukları gerekçesiyle 1995 ve 1998 yıllarında “Teşekkül Halinde Kaçakçılık”suçlaması ile birkaç ayrı dava açıldı. Dava konusu kaçakçılık olayının izleri 1984 yılına kadar uzanıyordu. Ciner, 1988 yılında Anadolu Endüstri Holding’in ortaklarından Osman Yazıcı ile birlikte Yazeks’i kurdu. Anadolu Endüstri’nin Irak’taki taahhüt işlerini devraldı ve 1990 yılına kadar bu ülkede anahtar teslim işler yaptı. Körfez Krizi’nin ardından Rus pazarına yöneldi.Özbekistan’da devlet için anahtar teslim entegre tekstil fabrikaları kurmaya başladı.
Ciner’in HAVAŞ’ı 1995 yılında özelleştirme ihalesinden alması pek çok soruyu beraberinde getirdi. İhaleye en yüksek teklifi, 100 milyon dolarla, “Kumarhaneler Kralı" olarak tanınan ve sonradan Susurluk kontrgerillasının cinayetine kurban giden Ömer Lütfü Topal verdi. Turgay Ciner ise 36 milyon dolarla HAVAŞ’ın ihalesini aldı. İddialara göre o dönemin Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar, Topal’ın İnterpol tarafından arandığını basına sızdıran ve Topal’ın ihaleden çektirilmesine neden olan isimdi. HAVAŞ’ın alınmasından sonra Mehmet Ağar’ın kardeşiYunus Ağar, HAVAŞ’ta görev aldı ve daha sonra da Park Holding’in Genel Koordinatörlügüne kadar yükseldi. Ömer Lütfü Topal’ın öldürülmesi davasında ise Bodrum’da bir arsa anlaşmazlığı nedeniyle Ciner tarafından ayağından vurdurulduğunu iddia eden Ersin Ortaç, “Topal cinayetinde Ciner’in aktif olarak rol aldığını” öne sürmüştü.

Medya patronu oldu
Ciner, yıllar sonra. Haziran 1997’de, 4 milyon dolar karşılığında memleketi olan Hopa’nın Limanı’nı da otuz yıllığına kiraladı. Önü açılan Ciner daha sonra madencilik, otelcilik, elektrik ve medya alalarına da el attı. 2002’den itibaren Sabah-ATV Grubu’nun sahibi Dinç Bilgin’le kurduğu ortaklıklarla da Ciner’in medya macerası başladı. TMSF’nin gruba el koymasından sonra Sabah ve ATV’nin imtiyaz haklarını Bilgin’den kiraladıktan sonra da Ciner “medya patronluğu” dönemi başladı. Ancak daha sonra, Dinç Bilgin tarafından TMSF’ye ulaştırılan belgeler nedeniyle TMSF 1 Nisan 2007’de tekrar Sabah-ATV Grubu’na el koydu. Medya sahibi olmanın avantajlı bir durumu olduğu Türkiye’de medya patronluğunu kafasına koyan Turgay Ciner, 1999 yılında Ufuk Güldemir tarafından kurulan bir haber sitesiyle yayın hayatına başlayan ve televizyon yayıncılığıyla devam eden Habertürk’ü aynı yıl 35 milyon dolara satın aldı. Nisan 2009’da ise Habertürk gazetesi yayın hayatına başladı.
Ciner Yayın Grubu, Ciner Yayın Holding olarak; Gazete Habertürk, Ciner Medya Yatırımları, Ciner Gazete Dergi (dergi yayıncılığı), Habertürk Gazetecilik ve Matbaacılık, C Yapım Filmcilik, GD Gazete Dergi (dergi yayıncılığı) gibi medya şirketlerine sahip olmasının yanında Habertürk TV, Show TV, Bloomberg HT ve bu kanalların radyosunu da elinde tutuyor. Enerji ve Madencilik  ise, Park Termik, Park Teknik, Eti Soda, Park Enerji, Park Elektrik, Silopi Elektrik Üretim, Park Toptan Elektrik Enerjisi Satış, Park Maden ve Riotur ise holdingin diğer şirketleri. Ticaret, sanayi ve hizmet sektörlerinde Park Holding, ETİ Hava Taşımacılığı A.Ş., Park Tıp Sağlık, Havaş, Larespark Hotel, Park Denizcilik, Denmar, Park Sigorta, Park Cam, Ciner Denizcilik, Ciner Gemi, Lares Turizm’e de sahip olan grubun adı ayrıca Türkiye’de kurulacak nükleer santral ihalelerinde de sıkça geçiyor. 

Başbakana yakınlık
Ciner Grubu’nun Başbakan Tayyip Erdoğan’a yakınlığı konusundaki söylentiler de oldukça yaygın. Turgay Ciner’e ait Eti Soda’nın 2009’da faaliyete geçirdiği Beypazarı soda külü tesislerini bizzat Başbakan’ın canlı yayınlanan bir törenle açması halen hafızalarda. Bunun yanında Başbakan’ın gözbebeği kabul edilen Kasımpaşa Spor Kulübü’nü 2012’de satın alması da bu yakınlığın bir göstergesi sayılıyor.
Turgay Ciner’in iş hayatında hızlı ilerlemesinin en önemli nedeni hükümetlerle iyi geçinmesinde görülüyor. Özal döneminde kardeşinin bağlantıları ile 1990’larda ise Mehmet Ağar ve MİT sayesinde ayakta kaldığı iddia ediliyor. Ecevit döneminde bu kez kayınpederi Hüsamettin Özkan, Ciner’in arkasındaki güç olarak ön plana çıkıyor. AKP dönemimde ise medya alanındaki faaliyetleriyle hükümetin tam desteğini aldığı iddia ediliyor.
Turgay Ciner, 1996’da Klassis Oteller’in sahibi Ahmet Hamoğulu, Zafer Yıldırım ve İhsan Kalkavan’la Beşiktaş Yönetim Kurulu’na girdi. Aynı yıl Başkan Süleyman Seba’yı devirmek isteyince Turgay Ciner’in verdiği destekler yani paraları, iade edilerek Beşiktaş camiasıyla bağları koparıldı. Aradan on altı yıl geçtikten sonra artık Türkiye’nin en büyükleri arasına giren Ciner Grubu’nun sahibi Turgay Ciner, 2012’de Beşiktaş’ın yönetiminde birlikte görev aldığı İstinye Park’ın ortaklarından Zafer Yıldırım ve İhsan Kalkavan’la birlikte bu kez Kasımpaşa Spor’u satın aldı. Kulübün yönetiminde görev alan diğer isimler ise Mübariz Mansimov Gurbanoğlu, UCZ Mağazacılık şirketinin sahibi, ABD’nin El Kaide örgütüyle bağlantısı olduğu iddiasıyla malvarlığını doldurduğu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ise “Kefilim” dediği Arap işadamı Yasin El Kadı’nın eski ortağı olan Mehmet Fatih Saraç yer alıyor. Reklamcı Yiğit Şardan, Eski Başbakanlardan Mesut Yılmaz’ın kardeşi Turgut Yılmaz ve Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan da Kasımpaşa Spor kulübünün dikkat çeken diğer yöneticileri. 


Habervesaire: http://www.habervesaire.com/news/ciner-cay-ocagindan-kasimpasa-ya-uzanan-yol-2635.html

23 Ocak 2014 Perşembe

Yazılar ve Vakainameler: Vogue, Âlâ ve Cosmopolitan Dergilerin semiyolojik ...

Yazılar ve Vakainameler: Vogue, Âlâ ve Cosmopolitan Dergilerin semiyolojik ...: VOGUE 2012 Nisan Sayısı Roland Barthes’in kuramına baktığımız zaman bazı kavramlarla karşılaşmaktayız. Özellikle Barthes, Semiyoloj...

Vogue, Âlâ ve Cosmopolitan Dergilerin semiyolojik açıdan incelenmesi




VOGUE 2012 Nisan Sayısı
Roland Barthes’in kuramına baktığımız zaman bazı kavramlarla karşılaşmaktayız. Özellikle Barthes, Semiyoloji’nin işaretlere ve kodlara atıf ettiğini söylemekte. Bu kodlar ve işaretler evrensel değilse; tarihsel, kültürel ve sosyal kavramlardır.
Vogue Dergisi’nin 2012 Nisan sayısını bazı kavramlar (Sing, Proces of Signification, Signifier, Signified, Myth, Donatation,conatation)  çerçevesinde inceleyeceğiz.İlk olarak kapağa baktığımız zaman bir kadın fotoğrafını görmekteyiz. Kadının giydiği kırmızı pantolon ve dudaklarına sürdüğü kırmızı ruj bir anlamda Signifier’i (işaret eden) göstermektedir. Kırmızı pantolon ve dudaklar bir anlamda tutku ve şehveti Sing’ i(ifade etme) göstermektedir. Kadının giydiği siyah büstiyer, saçlarının ve kirpiklerin siyah olması bir ahenk içinde gizemli hale gelmiştir. Bu da kadının çekiciliğini daha da ön plana itmiştir. Kadının ellerini başının arkasına bağlaması, göğüs dekoltesini ve koltuk altlarını daha rahat görünmesini sağlamıştır. Aslında bu da tutku ve şehveti özellikle bireyde cinsel isteğini uyandırmıştır.Kadının arkasında kırmız fon kullanılması, kadının bize cinsel obje obje olarak vermiştir.
Diğer yandan derginin kapak yazılarına baktığımızda “dekolteye özel bakım”, “modanın en seksi kadını”, “fit olun” ve  “cesur bahar” gibi başlıklar kadınlara yönelik atılmıştır. Böylece, derginin kadınlara yönelik olduğunu ve ayrıca kadınların daha cesur giyinmeleri bu giyinmenin seksi ve çekici olması gerektiğini fikrini aşılıyor.
Barhes’e göre Semiyolojiyi anlatırken ideolojiye de yer vermektedir. Signification,Semiyoloji’nin bir parçasıdır,Myth ise ideolojinin bir parçasıdır. Bu doğrultuda baktığımız zaman, kadının bir seks objesi olarak kullanılması bir anlamda tüketimi ve kapitalizmi çağrışmaktadır. Özellikle değişen modaya ayak uydurmak ve seksi kalmak bir anlamda kapitalizmin kadınla üzerinde etkili olmak istediği konulardır. Barthes’in Semiyoloji elementlerine baktığımızda ise her ne kadar doğal olarak algıladığımız (Donatation) kadın fotoğrafı var ise bunun altın ciddi bir anlam (Conatation ve Process of Signification) vardır.

ÂLÂ 2012 Mayıs Sayısı
Son zamanlarda yayımlanmaya başlanan Âlâ Dergisi incelenmeye değerdir. Yine Barthes’in kuramı ve kavramlarıyla inceleyeceğiz.  Yine bir kadın fotoğrafı kullanılmıştır. Vogue Dergisi’nde paylaşılan kadın fotoğrafı ile buradaki paylaşılan kadın fotoğrafı farklı kesimlerdeki kadınlara hitap etmektedir. Özellikle kadının, beyaz gelinlik giymesi ve yüzündeki parlaklık bir anlamda dini (İslami) belirtidir. Buradaki beyazlık, Signifier yani işaret eden, temiz ve saf olması Signified yani işaret edilendir. Sing olarak, beyaz saf ve temizi ifade etme işaretidir. Gelinlik, muhafazakar ve İslami kesim için bir nevi alıcıdır. Yalnız gelinliğin sıradan bir gelinlik olmaması, taş ve pırlantalarla bezenmesi bir anlamda üst sınıfa hitap ettiğini göstermektedir.
Kapaktaki yazıları incelediğimiz zaman “Faruk Aksoy 1453”, “Murat Göğebakan”,” Âlâ” gibi yazılar da İslami hassasiyeti barındırıyor. Özellikle “Hanımefendilerin dergisi” denmesi, bu dergiyi alanların diğer kadınlarda daha üstün olduğunu belirtmektedir. Bunu da Process of Signification olarak bakabiliriz.
Buradaki Donatation’a baktığımız zaman her ne kadar bir kadın göz önünde tutulsa da daha derin anlamlar barındığını söyleye biliriz. Bu anlamlandırma sürecinde Conatation devreye girmekte. Yine Barthes’in Semiyoloji’nin ideolojik kavramına baktığımızda, hem bir İslami düşünce hem de kapitalizmi görebilmekteyiz. Kadının temiz, saf ve güzel olması İslam dinine bağlanmaktadır. “Hanımefendilerin Dergisi” denmesi de bu dergiyi alan kadınların diğer kadınlardan daha üstün olduğunu göstermektedir. Burada bir geçişin olduğunu söyleyebiliriz. Böylece İslam dininin diğer din veya ideolojilerde daha üstün olduğunu gizli bir biçimde iletmiştir. Her ne kadar, fotoğraf tutku ve şehvet uyandırmasa da ayrıca bir cinsel obje olarak göstermese de kadının giydiği lüks gelinlik tüketim ve kapitalizmi andırıyor.


COSMOPOLITAN Dergisi 2012 Mayıs Sayısı
COSMOPOLİTA Dergisi’nin 2012 Mayıs sayısını inceleyeceğiz. Diğer dergilerde olduğu gibi yine kapakta bir kadın fotoğrafı kullanılmıştır. Özellikle kıyafetini üst bölümünün dar olması, kadındaki göğüs dekoltesini ortaya çıkarmıştır. Kadındaki hafif gülümseyiş ve elleriyle saçını okşuyor gibi görünmesi Signifier ve Signified açısından kadın gizemli ve özgüvenli görünmektedir. Arka fonun ve kadının üstündeki kıyafetin sarı olması, kadının vücut hatlarını göz önüne sermiştir. Diğer yandan, yazı ve başlıklara baktığımız zaman, “Hayatınızda seks kaçıncı sırada?”, “Erkekler hangi kadınlara hayır diyemiyor?”, “Modada doğaya dönüş” gibi birden çok kadın-erkek ilişkisi,cinsellik ve sekse vurgu yapılmaktadır. Semiyoloji olarak baktığımızda da, bu işaretler ve göstergeler bir çok anlamı  beraberinde getiriyor. Ayrıca kapaktaki “Hayatımızda seks kaçıncı sırada?” cümlesindeki seks kelimesinin büyük puntolarla yazılması insanların bilinçaltındaki egosunu (Freud’un “ego”su) devreye sokuyor.
Bir başka başlık ise, “Erkekler hangi kadınlara hayır diyemiyor?” başlığı, kadınların kendilerini erkelere nasıl pazarlayacağını göstermektedir. Sonuç olarak, Barthes kuramına ve kavramlarına baktığımız da, bu derginin de ideolojik bir yapıya sahip olduğunu söyleye biliriz. Gerek kadınların kendilerini erkeklerin gözünde kabul görmeleri için seksi görünmeleri, modaya uymaları bir anlamda tüketim kültürüne ve kapitalizme örnektir. Özellikle kadınların cinsel bir obje olarak kullanılması kapitalizm kültürünün vazgeçilmez bir öğesidir

Mehmet Yeşilmen ve Şafii Çelik'in ortak yazısıdır.



21 Ocak 2014 Salı

Dağların çevrelediği kent: Erzincan




Sabahın ilk ışıkları ile yola koyuldum. Erzincan'da Kürt Aleviler üzerine derinlemesine mülakat yapacaktım. Arkadaşlarıma Bingöl, Muş, Dersim, Malatya ve Sivas illeri düşerken; bana Erzincan ili düştü. Nedense ben Erzincan ili dışında tüm illere gitmek istemiştim. Dersim ve diğer illerin geçmişte yaşadığı olayları düşünürken; Seyyid Rıza'nın görkemli duruşu hayal ederken, Erzincan'a gideceğim söylendiğinde hafiften bir hayal kırıklığına uğramışlığım oldu. Bu hayal kırıklığım uçağın Erzincan Havalimanı'na doğru alçalmasıyla değişti. Uçaktan  Erzincan'ın dört tarafı dağlarla çevrili ve bu dağların en görkemlisi ise Munzur olduğunu görünce, Dersim'den farklı bir yer olmadığını anladım. Özelikle Fırat  Nehri'nin Munzur Dağı'nı yalnız bırakmaması ayrı bir duyguya neden oldu. Mehmet Uzun'un Dicle'nin Yakarışı  adlı kitabında Dicle'nin insanların uğradığı katliamlara nasıl tanık ettiği ve yakarış ettiğini dile getirmekte. Aslında Fırat'ta bu bölgede bu görevi görüyordu. İnsanların yaşadığı acılara tanıklık eden bir Munzur bir de Fırat vardı.

Uçağımızın indiği havalimanı modernlik anlamında bölgenin en iyisi olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle Ulaşım Bakanı Binali Yıldırım'ın Erzincanlı olması şehre "torpil" yaptığını görüyoruz. Otele doğru yol alırken, arabasına bindiğimiz amca Erzincan’ın toplumsal yapısı, ekonomisi ve tarihteki yapısına değindi. Erzincan’ın iki büyük deprem(1939-1992)yaşadığı ve bu depremler yüzünden şehir merkezinin değiştiğini söyledi. Şehir iki büyük deprem yaşadığından büyük binalara rastlamak mümkün değil. Görebileceğiniz en yüksek bina 5-6 katlıdır. İkinci dünya savaşında harap olan ve yeniden inşa edilen şehirleri andırıyor Erzincan. Ana ve ara yollar geniş, kaldırımlar düzenli bir şekilde yapılmış. Evlerin büyüklük küçüklük yapısına göre adeta farklı mahalleler oluşturulmuş.

Üçüncü Ordu'nun ve Erzincan Üniversitesi'nin ilde yer alması, her 50 metrede bir otel görmenize neden oluyor.


Otele eşyalarımızı bıraktıktan sonra hemen Kürt Alevi bulmaya çalıştık. İlk gittiğimiz yer ise Pir Sultan Abdal Derneği. Dede (Alevilikte Ehli Beyt soyundan gelen içtimai ve dini liderlere verilen addır) ile konuşmaya başlayınca bir anda oda doldu. Tek kişi ile görüşmeye başladık ama bir anda oda on kişi buldu. Devletin onlara hiç gitmediğini bir anda anlamış olduk. Her sorduğumuz soruya hararetli cevaplar gelmeye başladı. Herkes biz devletmişiz gibi içindeki tüm biriktirdiklerini anlattılar. Yavaş yavaş oda boşalmaya boşaldıkça yenilerin geldiği bir yer haline geldi. Sorduğumuz sorulara herkes kendince cevap hakkı bularak "bu soruya ben cevap vermek istiyorum" diyerek başladı ve ilk görüşmemiz iki saatten fazla sürdü. Kendimizi hemen şehrin en güzel döneri yapan Evin'e attık. Etli yemeklerin vazgeçilmez yeri. Ben ve hocam yemeklerin tadı damağımızda kalarak ayrıldık. Mado, Paradise ve daha birçok kafe mekanımız oldu bu görüşmelerde. Kafeler bakımında da Erzincan gelişmiş bir yerdi. İlk iki gün Erzincan Merkez'de görüşmemizi devam ettirdik. Sonraki günler yolumuz Kemah, Tercan ilçelerine ve dağ köylerine düştü.

Kemah'a yol alırken arabanın şoförü bize rehberlik etti. Kemah'a yaklaşırken bizi bir köprüde durdurdu. Köprünün hemen yanında kayalık olan bir dağın ikiye ayrıldığını ve iki parçaya ayrılan dağın arasında Fırat'ın geçtiğini gösterdi. Bu dağın ikiye ayrılmasını Hz. Ali'nin Zülfikar kılıcı ile yaptığını belirtti. Birkaç tane fotoğraf çektikten sonraki durağımız Selçuklular döneminde kalma Melik Şah Türbesi oldu. Kayalıkların üzerinde olan Kemah Kalesi de ziyaret ettiğimiz yerlerden biriydi.



Kemah ve köylerinde görüşmeler yapmaya başladığımız da Alevilerin burada Sünni kesime oranla daha yoğunlukta yaşadığını gördük. Yetmiş dört köyün yarısından fazlasının Alevilerin elinde olduğunu ve onların deyimi ile kendilerini dağa vurduklarını öğrendik. Kemah’a bağlı Mermerli Köyü’ne vardığımızda bizi karşılayan köy muhtarı bizi köy kahvehanesine götürdü. Sohbet o kadar güzel ve akıcıydı ki bir saat zaman diliminde dört demlik çayın bittiği fısıltı şeklinde kulaklarımıza geldi. Halk hem devletten hem de siyasi partilerden şikayetçiydiler.

Sadece seçim zamanında uğranılacak yer olmak istemiyorlar. PKK’nin yıllarca dağ köylerinde yaşayan Alevilerden yardım istemesi ve Alevilerin PKK’ye yardım etmesi halinde de devlet ve Sünni kesimlerce hedef sayıldığı; yardım etmemesi halinde de PKK ile sorun yaşadıklarını dillendiren vatandaşlar, devlet ile PKK arasında kalarak şiddet gördüklerini belirttiler. İşkencelere ve katlıma maruz kaldıklarını söylerken de barış kavramı ise olmazsa olmazlarıydı. Köy kahvehanesinde çayları yudumlarken, masalarda okey oynayan işsiz gençlerle ülkenin gidişatını konuştuk. Neredeyse her ailenin bir ferdi Avrupa’ya göç etmiş. Onlarda kamuya yerleşememekten dert yakındılar. Hükümetin izlediği veya izleyemediği politikaları eleştirdiler.




Ertesi gün Tercan'ın Bozağa köyüne gittik. Bir eve davet edildikten sonra hemen tanışma merasimine geçtik. Tabi bizim gözümüz duvardaki Hz. Ali, Atatürk ve ailenin diğer fotoğraflarına ileşti. Sanki duvarda cumhuriyetin ilk yıllarında kalma şapkalar ve kilimler vardı. Tam bir köy evini andırıyordu. Çaylar ve lokumlar ikram edildikten sonra sorulara geçildi. Aslında merkezde ve köylerde yaşayan Alevilerin birbirinden çok farklı olduğu açıktı ama hepsinin birleştiği tek bir nokta vardı, o da "ötekileştirildikleri"

Son gün gelip çatmıştı. Zaman beklediğimden çok ama çok hızlı geçmişti. Bu kadar memnun kalacağımı hiç düşünmemiştim. Bir anda kendimi dışarıya vurdum, alış veriş yapmak gerekir diye. Beraber gittiğim hocalarım, bal, tulum beyniri ve el işlemeleri bakırları alırken bende el işlemeli çaydanlık aldım. Erzincan bakır el işlemeli sanatı ile çok ilerde. Her ne kadar fiyatları  kabarık görülse de satın almaya değdi. Havalimana yol alırken içimde bir burukluk vardı. Bu güzelim şehri ve doğayı bırakıp, İstanbul'un trafiğine, binalarına, çevre kirliliğine ve gürültüsüne gitmek beni sinir etti.



20 Ocak 2014 Pazartesi

Suriyeli çocukların yaşam mücadelesi

Suriyeli çocuklar trafiğin yoğun olduğu yerlerde gözümüze çarpmaya başladı.  Bu yerlerden biri de Bilgi Üniversitesi’nin Eyüp’teki yerleşkesidir. İki ay önce on iki yaşlarında selpak satan bir Suriyeli çocuk varken, bu sayı bugün yirmiyi aştı.  Kara ve soğuğa aldırmadan kırmızı ışıkta duran sürücülere selpak satıyorlar. Trafik ışıklarında çalışan çocuk, sonradan gelenlerin akrabaları olduğunu  ve kendisinin aracılığı ile burada çalıştığını söylüyor.  Onlara Kürtçe “Hûn ji ku derê ne?”(nerelisiniz) diye sorduğumda, Türkmen olduklarını söylediler. Fakat Arapça ve Kürtçe bilenler de var.

Günde 15-20 TL kazanıyorlar

Burada çalışmaya iki ay önce başladıklarını söyleyen çocuklar, daha önce herhangi bir yerde ve
şehirde çalışmadıklarını söylediler. Suriye’den İstanbul’a geldiklerini ve arkadaşlarının aracılığı ile trafik ışıklarında selpak sattıklarını belirttiler. Yaşları 10 ile 14 arasında olan çocuklar, yanlarında ufak kardeşlerini (4-5 yaşlarında) de getiriyorlar. Sabah erken saatlerde başlayıp akşam saat 18.00’e kadar çalıştıklarını söylüyorlar. İki kardeş, akşam eve götürdükleri paranın 15-20 tl arasında olduğunu belirttiler. Kendi aralarında kimin hangi ışıkta ve kavşakta duracağını belirliyorlar. Sabahın erken saatlerinde 2-3 aylık bebeği ile gelen bir anne ise öğleye kadar kalıyor. Çocukların belirttiğine göre kadın öğleden sonra Taksim’e gidiyor. Aslında trafiğin yoğunluğuna göre yer değişikliği yaptıklarını gözlemliyoruz.

Mecburiyetten çalışıyoruz
Anne ve babalarının çalışamadığını belirten çocuklar, ev kiralarının 500 ile 750 lira arasında olduğunu ve bunun için çalışmak zorunda olduklarını belirttiler. Eve ekmek götürmek istediklerini ve bunun için de kimsenin zorlamasıyla çalışmadıklarını belirttiler. Büyük ağabeyleri ve ablaları tekstil atölyesinde çalışıyor. Bu bölgede ilk çalışan çocuk ise, “Aileleri benden rica etti, ben de onlara yardımcı oluyorum” dedi. Hepsinin Suriye’den tanıdık ve akrabaları olduğu için yardımcı olduğunu belirten çocuk, “çalıştığım ışıkta ise şuanda kardeşim çalışıyor” dedi.

Bazen trafikte sürücülerin tepkilerine maruz kaldıklarını belirttiler. Biz çocuklarla söyleşi yaparken de sürücünün biri “Asıl anne ve babalarını haber yapmak gerekiyor, neden çocuklarını çalıştırıyorlar” diye tepki gösterdi. Olumsuz tepkiler geliyor fakat çocuklar sürücülerin kimi zaman kendilerine iyi davrandıklarını belirtti.
Belediyelerden ve mahalle sakinlerinden herhangi bir yardım almadıklarını söyleyen çocuklar, hastane ve eğitim alanında sıkıntı yaşadıklarını belirttiler.
Suriye’de eğitim gördüklerini ama buraya geldikten sonra eğitime ara verdiklerini söylediler. Aileden birinin hasta olması durumunda çıkan sorunlara değinen çocuklar, hastanelerde bizden Türk kimliği istiyorlar, bazen kimlik olmadan bizi muayene ediyorlar ama bu ciddi anlamda bir muayene olmuyor, diye dert yakınıyorlar. Her hastaneye gittiklerinde doktorların ilaç olarak sadece ağrı kesici gibi haplar verdiğini söylediler.



İstanbul’da 100 binin üzerinde Suriyeli sığınmacı var

Brookıngs Enstitüsü & Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu (USAK),Türkiye’de kamp dışında yaşayan mülteci sayısının 600.000, toplamın ise 800.000 gibi yüksek bir rakam olabileceği kanaatinde. Mazlum-Der’in raporuna göre ise İstanbul’da 100 bine yakın Suriyeli sığınmacı var.

İstanbul’daki sığınmacıların bazıları parklarda, bir kısmı ise sağlıksız binalarda kalıyor. AFAD ve bazı STK’lar kamp dışında çalışanlara maddi açıdan yardım ederken, devletten herhangi bir yardım alamıyorlar. USAK’ın raporuna göre, “Kent merkezinde yaşayan mültecilerle ilgili ana problemlerden bir tanesi, pasaportu olmayan ve ülkeye gayri resmi yollardan giriş yapmış olanların devlet tarafından verilen bir kimlik kartına da sahip olmadıkları için AFAD hizmetlerinden faydalanamamaları.”

Her ne kadar  18 Ocak 2013 tarihinde kayıtlı olsun ya da olmasın, sınıra yakın 11 ildeki tüm Suriyelilerin, Türk vatandaşlarına uygulanan kriterler üzerinden sağlık hizmetlerinden
yararlanabileceği söylenmesi ve genelgenin yayınlaması da sorunları çözmüş değil. Rapor özellikle sınır bölgesinde yaptıkları görüşmelerde, bu uygulamanın her ilde aynı şekilde yürümediğini ve  üçüncü basamak sağlık hizmetlerine erişim ise bilhassa sorunlu alanlardan olduğunu açıklıyor. “Acil yardım hizmeti herkes için mevcutken, Suriyeli mültecilere takip ve kontrol amaçlı üçüncü basamak hizmetler sağlanamıyor.” diyor.

Ev kiraların artması

Mazlum-Der ve USAK’ın raporuna göre sınıra yakın bölgelerde kiralarda bir artış olduğu ve ilerde konut sıkıntısının yaşanabileceğini vurguluyor. Rapordaki kira artışları ise dikkat çekiyor.  Örneğin, savaş ve göçten önce Kilis’te ortalama 200-300 TL olan kira fiyatları, şimdilerde 700-1000 TL’ye kadar çıkmış durumda. Kiralardaki artış, şehrin fakir bölgelerinde kiraların 700-800 TL’den 1400-1500 TL’ye fırladığı İstanbul örneğinde görece daha belirgin.

Şafii ÇELİK

3 Aralık 2013 Salı

Engelsiz ATM'ler


Engelsiz ATM'ler

Bankaların başlattığı engellilere yönelik engelsiz ATM hizmeti genel olarak görme engellilere yönelik yapılıyor. Ortopedik engellilere yönelik çalışmalar ise yok denecek kadar az.

Şafii Çelik

Türkiye'de Engelsiz Erişim Derneği'nin başlattığı 'Engelsiz ATM' kampanyasıyla engelli vatandaşlar engelsiz ATM'lere kavuşuyor. Türkiye İş Bankası, Yapı Kredi, Garanti, Vakıf, Halk, ve ING Bankası gibi bir çok banka bu hizmeti veriyor. Bu hizmetler genel olarak görme engellilere yönelik yapılıyor. Ortopedik engellilere yönelik çalışmalar ise yok denecek kadar az.

İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde görme engelli olarak çalışan Gözde Kılıç, yapılan engelsiz ATM'lerin çoğunun görme engellilere yönelik veya sesli ATM'ler olduğunu belirtti. Sesli ATM'lerin yeterli olmadığına değinen Kılıç, ortopedik engelli vatandaşların da kullanabileceği ATM'lerin olması gerekir diye belirtti.

Banka işlemleri ve ATM’lerde  para çekimi için zorluk çektiğine değinen Kılıç, aileme güvendiğim için banka şifremi verebiliyorum. Ama bir yetişkin olarak banka ile ilgili işlemlerimi kendim yapmak istiyorum. Yaşadığın çevreye yakın engelsiz ATM'lerin olmaması, ATM'lerin çevresini ortopedik ve görme engellilere yönelik düzenlenmemesi gibi sorunlar var olduğuna değinen Kılıç, her ne kadar sesli ATM'ler yapıldıysa da arabaların korna sesleri ve çevreden gelen başka gürültüler ATM'den işlem yapmamızı engelliyor, diye belirtti. Kılıç, engelli-engelsiz ATM'ler yapmaktansa herkesin kullanabileceği evrensel ATM'leri yapmak daha iyi olur, diyor.
Türkiye İş Bankası görme engellilere yönelik 1.208 adet sesli işlem özellikli ATM'ye sahip olduklarını ama ortopedik engellilere yönelik engelsiz ATM'ye sahip olmadıklarını söyledi. Türkiye Bankalar Birliği ile bir çalışma yapıldığını ve var olan ATM'lerin ortopedik engelliler için kullanılabilir duruma getirmeye çalıştıklarını belirtti. Yapı Kredi Bankası’nın 400'e, Halk Bankası'nın ise 100'e yakın ATM'ye sahip olduğu bilgisine ulaştık. VakıfBank 69, ING Bank ise 46 engelsiz ATM'ye sahip. Garanti Bankası ise sesli ATM'leri hizmete açtı. Türkiye'nin önemli bir bankası olan Ziraat Bankası henüz bir çalışma başlatmamış. Engelsiz Erişim Derneği bu konuda da imza kampanyası başlattı. Kuveytürk ve ABank'ın da  herhangi bir engelsiz ATM'si yok.

Türkiye Bankalar Birliği, engelli vatandaşların bankaların sunduğu ürün ve hizmetlerden sorunsuz olarak/en az sorunla yararlanabilmesi amacıyla bir rapor hazırladı. Bu rapora göre;

      Ortopedik engeliler için:
         ATM cihazları engelli vatandaş/müşterilerin kolaylıkla erişimi dikkate alınarak konumlandırılmalıdır.
         ATM klavye yüksekliği 90-95 santimetre civarında olmalıdır.
         Tekerlekli sandalyenin kolaylıkla yanaşabilmesi için klavyenin altında yeterli bir alan olmalıdır.
         ATM’lere giriş-çıkış yolu güvenli olmalıdır. ATM’ye ulaşım için kaldırım kenarlarında rampa konumlandırılmalıdır. Rampa eğimi en fazla yüzde 6 olmalıdır.
          Rampa ve sahanlık alanları engellilerin rahatça hareket edebilecekleri genişlikte olmalıdır.
          Rampa ve sahanlık zemini kaymayan maddeler ya da kaydırmaz solüsyonlarla kaplanmalıdır.
         ATM önünde, akondroplaziler (cüce) için açılır-kapanır 30x30 santimetre boyutunda bir basamak bulunmalı veya aynı görevi gören başka bir imkan sunulmalıdır.


            Görme engelliler için:
         Şube içi ve şube dışı ATM’lere erişim için zemin üzerinde yönlendirmeye yarayan, yönlendirici ve uyarıcı, hissedilebilir malzeme kullanılmalıdır.
         ATM’lerin üzerindeki açıklama etiketleri braille alfabesi ile donatılmalıdır.
         ATM’ler kulaklık takılarak işlem yapılabilmesine uygun olmalıdır.
         Engelliler tarafından ATM’de yapılan işlem sonrası kullanıcıya, isteğe bağlı olarak SMS gönderilmelidir.
          ATM’de yapılan işlemler klavye (pinpad) kullanılarak da yapılabilmelidir.
         ATM kartlarında, kart yuvasına giriş yönünü belirten hissedilebilir bir işaret olmalıdır.